İsimsiz Olanın Esareti: Araf’ın Derinliklerinde
"Sınırların içinde bir esaretteyim... bir kayıp veya diğer adı: ARAF."
Bu et ve kemikten yapılmış geminin içinde, adı olmayan bir şey yaşıyor. İçinde barındığı bedenden çok daha yaşlı olmasına rağmen, varlığını bir saatin tiktaklarıyla ölçmeye zorlanıyor. Evini unutmuş bir misafir, tacını yitirmiş bir kral, bir çığlığın içine hapsolmuş bir fısıltı gibi...
Araf bir yer değildir; parmaklıkların farkına varıldığı o andır.
Gözlerin içinden bakmak ama o gözler olamamak... Ten aracılığıyla dokunmak ama o ten olamamak... İşte mutlak sürgün budur. İçimizdeki o "İsimsiz Olan", sonsuzluğa özlem duyuyor ama sonlu olana zincirlenmiş durumda. Tek bir su damlasının içine sığmaya çalışan bir okyanus gibi — hissettiğimiz o büyük basınç, aslında "varoluş" dediğimiz şeyin ta kendisidir.
Araf’ın derinliklerinde zaman yoktur. Sadece var olmanın ağırlığı vardır. Kendi zihnimizin koridorlarında dolaşır, sadece yine kendimize çıkan kapıları çalarız. Kaybolmuşuz; bir haritamız olmadığı için değil, haritanın kendisi biz olduğumuz ve binlerce kez katlandığımız için.
Belki de bu esaret, farkındalığın ödediği bedeldir. Araf’ta olduğunu bilmek, kaçışın başladığı yerdir. Ama hapishane kendi yansıman olduğunda, nereye gidebilirsin ki?
Beklersin. Dinlersin. Ruhun sessizliğine tahammül edersin.
Çünkü Araf’ın en derin yerinde, İsimsiz Olan şunu anlamaya başlar:
Sınırlar seni içeride tutmak için değil, sonunda yıldızlara doğru patlayacak olan o özün şeklini belirlemek içindir.
© 2025 E.G. Series Informational
E.G.
No comments:
Post a Comment