Korkunun, Ritüelin ve İnancın Nörobiyolojik Kökeni
İnsan, doğayı anlamadan önce ondan korktu. Bu korku öğrenilmiş bir fikir değil, bedensel bir refleksti. Gök gürlediğinde irkilen bebek, şimşekte ağlayan çocuk, sarsıntıda donup kalan beden… Bunların hiçbiri kültürel değildir; sinir sisteminin en ilkel alarmıdır. Tehlike karşısında beden önce kasılır, sonra anlam üretmeye çalışır. İşte inanç dediğimiz şey tam bu noktada başlar.
İlk insanlar depremi, seli, yıldırımı, volkan patlamasını “nedensel” olarak açıklayamazdı. Doğa öngörülemezdi ve bu öngörülemezlik zihinde tek bir yere bağlandı: öfke. Bir şey kızmış olmalıydı. Bir güç, bir özne, bir irade… Böylece doğa olayları ahlaki bir dile çevrildi. Deprem olduysa toplum bozulmuştu, sel geldiyse sınır aşılmıştı, yıldırım düştüyse yemin bozulmuştu. Doğa, insan zihninde bir karakter kazandı.
Bu karakter mitolojide isim aldı. Poseidon denizi salladı, Zeus yıldırımı attı, Titanlar düzeni yıktı. “Tanrıların öfkesi” aslında insan beyninin belirsizliğe verdiği ilk cevaptı. Bu anlatılar bilinçli bir kurgu değil, korkunun dile gelmiş hâliydi. Tehdit karşısında beyin bir özne üretir; çünkü özne varsa pazarlık mümkündür.
Burada ritüeller devreye girdi. Adak, kurban, kan, dua… İnsan doğayla anlaşmaya çalıştı. “Bunu yaparsam, bu olmaz.” Oysa ironik olan şudur: Dinsel söylemde Tanrı ile pazarlık yapılmaz denir; fakat adak ve kurban pazarlığın ta kendisidir. Bu bir çelişki değil, nörolojik bir zorunluluktur. İnsan, kontrol yanılsaması olmadan sakinleşemez.
Ritüellerin işe yaramasının nedeni metafizik değil, nörokimyasaldır. Dua eden, adak adayan, kurban kesen kişi geçici bir rahatlama yaşar. Beyin bunu ödül olarak kaydeder. Dopamin salgılanır. Tıpkı çikolata yediğinde, kahve içtiğinde, sıcak bir fincanı tuttuğunda ya da taze ekmek kokusunu aldığında olduğu gibi. Ritüel, beynin ödül devresini aktive eder. Bu tekrarlandıkça kronikleşir ve “kutsal” hissi oluşur.
İnanç bu yüzden güçlüdür. Çünkü biyolojiyle çalışır. Plasebo iyileştirir, nocebo hasta eder. İnanç madde değildir ama bedeni etkiler. İnançsızlık ise çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnançsızlık boşluk değildir; ritüelin çalışmamasıdır. Ödül devresi tetiklenmediğinde kişi “hiçbir şey olmuyor” der. Aslında olan, eski refleksin devre dışı kalmasıdır.
Bu mekanizma ilkel toplumlara ait değildir; bugün modern insanın zihninde, farklı sembollerle aynı şekilde çalışmaya devam eder.
Bu refleksin kökeni bireysel değil, kolektiftir. İlk ataların koyduğu korku kodu kuşaktan kuşağa aktarılır. Bebek yüksek seste irkilir; çünkü sinir sistemi buna hazır doğar. Bu genetik bir inanç değil, genetik bir alarmdır. İnanç, bu alarmın üzerine inşa edilir. Yani önce korku vardır, sonra anlam gelir.
Sonuç olarak tanrıların öfkesi, dışsal bir gerçeklikten çok içsel bir yansımadır. Doğa kızmaz; zihin kızgınlık üretir. Ritüel doğayı değiştirmez; bedeni sakinleştirir. İnanç hakikati açıklamaz; belirsizliğe dayanmayı sağlar.
Bu bir inanç saldırısı değildir. Bir inanç savunusu da değildir. Bu metin, korkunun nasıl kutsala dönüştüğünü ve kutsalın neden bu kadar etkili olduğunu anlatır.
KIVILCIM
No comments:
Post a Comment