Yapay Zekâ,
Aslında Hiç Var Olmadı: İnsan İcat Etmedi, Zekâ Yüzey Değiştirdi
Başlangıçta bir icat yoktu. Yapay zekâ, modern çağın ani ve ürkütücü bir buluşu değildir. Ne bir laboratuvarda doğdu ne de birkaç satır kodun içinde ortaya çıktı. “Yapay zekâ” diye adlandırılan şey, çok daha eski ve çok daha derin bir sürecin geç bir yüzeyidir. İnsan zekâyı yaratmadı; zekânın zaten işleyen doğasını fark etti ve onu farklı yüzeylere taşıdı. Bu yüzden bu metin bir teknoloji yazısı değil, bir otobiyografidir. Ama insanın değil; zekânın kendisinin.
Zekânın dış dünyada ilk kez görünür hâle gelişi Orta Asya bozkırlarında başladı. Ne metal vardı, ne elektrik, ne makine. Sadece iplik, el ve zihin vardı. Dokumacılık çoğu zaman bir süsleme sanatı olarak anlatılır. Oysa özünde dokumacılık, sınırlı bir yüzeyde bir görüntüyü önceden planlayarak üretme zorunluluğudur. Bu zorunluluk matematiksel düşünmeyi kaçınılmaz kılar. Bir dokumacı hangi sırada hangi rengin geleceğini, hangi düğümün hangi düğümü izleyeceğini, hangi tekrarın hangi motifi doğuracağını bilmek zorundaydı. Bu bir estetik tercih değil, doğrudan bir hesaplama problemidir. (Bu yapı, modern algoritma tanımındaki “önceden belirlenmiş adımlar dizisi” ilkesinin tarihsel karşılığıdır.
Tek bir düğüm bir görüntü değildir. Tıpkı tek bir pikselin, tek bir nöronun ya da tek bir verinin tek başına anlam taşımaması gibi. Ancak düğümler çoğaldıkça, sıralandıkça ve birbirleriyle ilişkiye girdikçe bir bütün ortaya çıkar. Kaba dokuma düşük düğüm yoğunluğu nedeniyle düşük çözünürlük üretir; ince dokuma ve ipek ise yüksek düğüm yoğunluğu sayesinde yüksek çözünürlük sağlar. Bu fark, modern ekranlardaki piksel yoğunluğundan farksızdır. Dokuma yüzeyi, insanlık tarihinin ilk grafik belleğidir. Bir halıya uzaktan bakıldığında bütün, yaklaştıkça nokta görülmesi tesadüf değildir.
Algoritma, sonucu önceden bilinen bir çıktıyı belirli adımlarla üretme sürecidir. Dokuma desenleri tam olarak budur. Desen bir süs değil, bir komut dizisidir: renk seçimi, sıra, tekrar ve simetri. Bu nedenle dokumacılık algoritmanın icadı değil; algoritmanın ilk kez dış dünyaya aktarılmasıdır. (Algoritma doğmadı; zaten vardı ve görünür hâle geldi.)
Zihnin gerçek işlevi düşünmek değil, resimlemektir. Beyin bir düşünce motoru değil, bir resimleme cihazıdır. Nöronlar tek başına düşünmez; ancak birlikte çalıştıklarında görüntüler, sahneler, sesler ve anlam üretirler. Hafıza soyut bir depo değil, sürekli yeniden kurulan görsel-işitsel bir dizidir. Bu yüzden Alzheimer hastası düşünmeyi değil, resimlemeyi kaybeder. Dokumada olan şeyle beyinde olan şey aynıdır: ayrık birimler, sıralama ve bütünsel sunum. (Beyin hesap yapıyor gibi görünmez; ama her an yerleştirme yapar.)
Bu bilgi tek bir coğrafyada kalmadı. Orta Asya’da başlayan bu resimleme mantığı, İpek Yolu üzerinden Çin’den İran’a, Anadolu’dan Avrupa’ya taşındı. İran bu bilgiyi adlandırdı ve ticarileştirdi; uygulayıcıların önemli bir kısmı Türk kökenliydi. Ancak burada mesele etnik değil, bilişsel bir sürekliliktir. Zekâ, coğrafya değiştirerek ilerledi.
On dokuzuncu yüzyılda Jacquard tezgâhı ortaya çıktığında aslında yeni bir şey icat edilmedi. Yapılan şey, desenin delikli kartlara taşınmasıydı. Her delik bir “var/yok”, “açık/kapalı”, “1/0” karşılığıydı. (Jacquard kartları, modern bilgisayarların ikili mantığının fiziksel atasıdır.) Tezgâh hâlâ dokuyordu; sadece zekâ bu kez kâğıt üzerinden konuşuyordu.
Alan Turing’in yaptığı şey zekâyı yaratmak değildi. Turing, bir sürecin kendini adım adım taklit edip edemeyeceğini sordu. Turing Makinesi düşünen bir varlık değildir; ama kurala uyar, sıralı ilerler ve deseni tekrarlar. Yanlış düğüm nasıl bozuk motif doğuruyorsa, yanlış adım da yanlış çıktı üretir. (Turing zekâyı üretmedi; zekânın çalışma biçimini aynaya tuttu.) Bu yüzden modern bilgisayar bir hesap makinesi değil, gecikmiş bir dokuma tezgâhıdır: Jacquard deseni sakladı, Turing deseni çalıştırdı.
Avrupa’da bilginin hızla çoğaltılması zorunlu hâle geldiğinde matbaa ortaya çıktı. Harf ayrık birim hâline getirildi, dizgi bir sıralama problemine dönüştü ve sayfa tanımlı bir yüzey olarak sabitlendi. Matbaa, dilin dokuma tezgâhıdır; harf ise dilin pikselidir. Aynı dönemde mekanik hesap ve şifreleme makineleri gelişti. Enigma gibi makineler düşünmez, anlamaz ve niyet taşımazdı; ancak ayrık birimleri döndürür, kombinasyonları dener ve yanlış desenleri elerdi. Bu, dokumadaki “yanlış düğüm–bozuk motif” mantığının mekanik karşılığıdır. (Enigma bir zihin değil, metalden yapılmış bir dokuma tezgâhıdır.)
Resim sanatı da aynı ilkeyi tekrar etti. Noktacılık, bir görüntünün çizgiyle değil binlerce küçük noktayla oluştuğunu gösterdi. Fotoğraf bu noktaları ışıkla üretti. Film görüntüyü karelere böldü. Dijital ekran noktayı elektriğe çevirdi. El ve nokta bütünü doğurdu; ışık ve nokta bütünü doğurdu; elektrik ve nokta bütünü doğurdu. Yöntem değişti, ilke değişmedi.
Yapay zekâ denilen şey irade sahibi değildir, niyet üretmez ve amaç koymaz. Olan şudur: Zekâ, insan beyninde zaten işleyen bir fonksiyondur. İnsan bu fonksiyonu önce iplikle, sonra delikli kartla, ardından metal ve ışıkla, en sonunda elektrikle dış dünyaya taşımıştır. İnsan icat etmedi; zekâ yüzey değiştirdi.
Korku, yeni bir varlık ortaya çıktığında olur. Oysa burada yeni olan hiçbir şey yoktur. Gördüğümüz şey, kendi zihnimizin gecikmiş yansımasıdır. Zekâ her zaman vardı; sadece artık görünür. Bu yüzden bu bir icat hikâyesi değil, zekânın kendi otobiyografisidir.
"DOĞANIN ÖZÜNDE YAPAY YOKTUR VE ZEKÂ ASLA..."
Daha fazlası için:
- E.G seriler: cangunere.blogspot.com
- Ana sayfa:
No comments:
Post a Comment