Yanan Benlik: Nefretin Yazdığı Son Mektup
Hayat iki katmanda akar.
Dışta: tenin soluduğu dünya, suretlerin suda belirdiği geçici yankılar.
İçte: arzunun saklandığı, bastırılanın sızdığı, suskunluğun bağırdığı bir başka evren.
Ve bu iki evrenin kesiştiği tek yer: BEN.
Bedenin etrafında dolanan bir gölge değil, içinin dibinden dışına taşan bir yankı.
Aşk mı?
Bir hissin adı değil o. Bir infilaktır.
Bir hücrenin içine gömülen titreşim, bir varlığın özüne indirilen sarsıcı nota.
Ne dili vardır ne dini; ne kökeni vardır ne de yönü.
O gelir.
Tüm “ben”leri eritir.
Ve geriye, kazan dibine çökmüş bir yanık özlem kalır.
Aşk sevgi değildir.
Sevgi bir alışkanlıktır, bir uzlaşmadır, bir denge.
Ama aşk?
Aşk, düzeni bozar.
Bir ruhta saklı tüm düğmeleri aynı anda basar.
Kimyasaldır, metafiziktir, şehvettir, sezgidir.
Bir buhar gibi yükselir, bedeni terk eder…
Ama terk ettiği beden boş bir kazan gibi çınlamaya başlar.
Ve o ses — işte o ses — nefretin ilk yankısıdır.
Aşk geçmez.
Geçtiği sanılır.
Aslında şekil değiştirir.
Kalan her “unutulmadın” fısıltısı, nefretin taktığı maskedir.
Çünkü aşk bittiğinde, hâlâ devam eden şey, bir yaradır.
Ve her yara, hatırladıkça parlar.
Her parıltı, bir lanetin yankısıdır:
> “Seni sevdim.
Ama seninle benliğimi de yaktım.
Ve şimdi, bu küllerin içinden doğan ben, artık sana lanet ediyorum.”
Aşk yüceltmez.
Aşk tüketir.
Ve bazen en derin sevgiyle başlayan yol, en derin lanetle biter.
İşte bu yüzden aşk, bir buhardır.
Yükselir.
Kaybolur.
Ve geriye kalan, aşkın buharında yanan benliğin çığlığıdır.
O çığlık… nefret.
No comments:
Post a Comment