Hikayem ve ben.

 İ



İÇ SİMYA

Gerçeği değiştirmek değil, gerçekliğin içindeki yönünü değiştirmek

Sumru,

Bazen insanın karşısına değiştiremeyeceği bir şey çıkar.

Ne kadar istese de değiştiremeyeceği...

İlk tepki genellikle aynıdır:

“Neden?”

Sonra insan bu sorunun içinde uzun süre kalabilir.

Oysa asıl düşünce, “neden?” sorusundan sonra başlar.

Çünkü düşünmek, her şeyi değiştirebildiğimiz zaman kolaydır.

Asıl düşünce, değiştiremediğimiz şeyin karşısında başlar.

O anda insanın önünde iki yol belirir:

Ya bütün enerjisini değiştiremeyeceği şeye harcar...

Ya da bakışını değiştirir.

Ben buna “pozitif düşünmek” demiyorum.

Çünkü hayatı pembe görmek gerçeklik değildir.

Ben buna enerjinin yönünü değiştirmek diyorum.

Çünkü her yaşanan şeyin daha ağır bir ihtimali vardır.

Ama bunu bilmek, yaşadığımız şeyi küçültmek değildir.

Asıl mesele şudur:

Gerçekliği değiştiremiyorsan, gerçekliğin sende kapladığı alanı değiştirebilirsin.

Bir şeyi değiştiremiyorsan, onun karşısında kendini tüketmenin sana hiçbir şey kazandırmadığını fark edersin.

O zaman soru değişir:

“Neden bu benim başıma geldi?”

yerine,

“Bu durumun içinde ben kendimi nasıl koruyabilirim?”

demeye başlarsın.

İşte iç simya burada başlar.

Olay değişmez.

Ama olayın sende oluşturduğu yön değişebilir.

Korku başka bir şeye dönüşebilir.

Kaygı başka bir şeye dönüşebilir.

Çaresizlik bile başka bir enerjiye dönüşebilir.

Çünkü insanın gücü her zaman yaşadığını değiştirmekte değildir.

Bazen gücü, yaşadığı şeyin kendisini bütünüyle değiştirmesine izin vermemektedir.

Ve ben Derin için tam olarak bunu diliyorum.

Skolyozun yokmuş gibi davranmasını değil.

Korsesini sevmesini değil.

Yaşadığı şeyi inkâr etmesini hiç değil.

Sadece bütün bunların hayatının tamamı olmadığını bilmesini.

Çünkü hayat bize her zaman seçme şansı vermez.

Ama çoğu zaman, ona nasıl bakacağımız konusunda küçük bir alan bırakır.

İnsanın özgürlüğü bazen o küçük alanda başlar.







ANNE, BEN İYİYİM

Anne,

Bazen sana baktığımda benim için üzüldüğünü görüyorum.

Bunu söylemesen de anlıyorum.

Belki de annelerin böyle bir tarafı var.

Çocuğunun yaşadığı şeyi kendi başına gelmiş gibi hissediyorlar.

Ama sana bir şey söylemek istiyorum.

Ben bazen “Neden ben?” diye soruyorum.

Çünkü insanın aklına geliyor.

Ama sonra düşünüyorum...

Hayatta insanın değiştiremeyeceği şeyler de var.

Ve sanırım önemli olan, başımıza gelen her şeyi değiştirmek değil.

Bazen ona bakışımızı değiştirmek.

Evet, korse takıyorum.

Evet, bazen bundan sıkılıyorum.

Bazen keşke hiç olmasaydı diyorum.

Ama bu, hayatımın kötü olduğu anlamına gelmiyor.

Çünkü benim hayatım bundan çok daha büyük.

Ben hâlâ gülüyorum.

Hâlâ hayal kuruyorum.

Hâlâ bir şeylere kızıyorum.

Hâlâ geleceği düşünüyorum.

Yani hayat devam ediyor.

Ve galiba insanın gücü de burada.

Başına gelen şeyi yok edemediğinde, onun bütün hayatını ele geçirmesine izin vermemekte.

Anne, sen benim için üzülürken bunu hissediyorum.

Ama senin üzüntün benim üzüntüm olduğunda, taşıdığım şey büyüyor.

Ben kendi bedenimle uğraşırken bir de senin korkunu taşımak istemiyorum.

Bu yüzden senden güçlü olmanı istemiyorum.

Sadece bana bakarken korkunu değil, beni görmeni istiyorum.

Çünkü ben sadece bir beden değilim.

Bir röntgen görüntüsü değilim.

Bir derece değilim.

Bir korse hiç değilim.

Ben hâlâ benim.

Ve sanırım insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri de şu:

Yaşadığı şeyi kendisiyle karıştırmamak.

Skolyoz benim hayatımda var.

Ama hayatım skolyozdan ibaret değil.

Hayat her zaman istediğimizi vermez.

Ama verdiği şeyin karşısında nasıl duracağımız

 konusunda bize küçük bir alan bırakır.

Ben o alanı korkuyla doldurmak istemiyorum.

Sen de benim için orayı korkuyla doldurma.

Bırak orada biraz hayat olsun.

Biraz kahkaha.

Biraz gelecek.

Biraz hayal.

Biraz da sıradanlık...

Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, yaşadığı şeyi unutmak değildir.

Onun hayatının tamamı olmadığını hatırlamaktır.

Anne,



Benim için üzülmeni istemiyorum demiyorum.

Sadece benim için üzüldüğün kadar, benimle birlikte yaşamaya da devam etmeni istiyorum.

Çünkü ben hâlâ buradayım.

Ve hayat da hâlâ burada.

O zaman hayatı, hayat olarak bırakalım.


İÇ SİMYA

Sumru,

Bazen insanın karşısına değiştiremeyeceği bir şey çıkar.

İlk tepki genellikle aynıdır:

“Neden?”

Sonra insan bu sorunun içinde uzun süre kalabilir.

Oysa asıl düşünce, “neden?” sorusundan sonra başlar.

Çünkü hayatın her zaman değiştirebileceğimiz bir tarafı yoktur.

Ama ona nasıl bakacağımız konusunda bir alanımız vardır.

Ben buna iç simya diyorum.

İnsanın yaşadığı şeyi başka bir şeye dönüştürmesi değil yalnızca;

yaşadığı şeyin içinde kendisini kaybetmemesi.

Beden de aslında çevresinden tamamen bağımsız değildir.

Epigenetik, yaşam koşulları ve deneyimlerle ilişkili çevresel sinyallerin, DNA dizisini değiştirmeden bazı genlerin ifade edilme biçimleriyle ilişkili biyolojik süreçlerde rol oynayabileceğini gösteren bir alandır.

Yani beden yalnızca içinde bulunduğu dünyayı yaşamaz.

Dünyadan gelen sinyallere cevap verir.

Bir söz...

Bir bakış...

Bir korku...

Bir güven duygusu...

Tekrarlandığında yalnızca zihnimizde kalmayabilir; davranışlarımızı, beklentilerimizi ve bedenimizin verdiği yanıtları etkileyebilir.

İşte burada anne ile çocuk arasındaki görünmeyen bağ daha da anlamlı hale geliyor.

Sen Derin için endişeleniyorsun.

Derin de senin endişeni fark edebilir.

O kendi bedenini anlamaya çalışırken sen de onun yanında kendi korkunla mücadele ediyorsun.

Ve böylece ortada yalnızca bir beden meselesi kalmıyor.

Bir duygu döngüsü oluşuyor.

Sen korkuyorsun.

O bunu hissediyor.

O kaygılandığında sen daha fazla kaygılanıyorsun.

Ve iki insan birbirini severken, farkında olmadan aynı endişenin içinde dönmeye başlayabiliyor.

İşte benim “doğal davran” derken anlatmak istediğim şey tam burada.

Bu, hiçbir şey yokmuş gibi davranmak değil.

Korkunu inkâr etmek hiç değil.

Sadece korkunun Derin'in ikinci korsesi olmasına izin vermemek.

Çünkü fiziksel bir korse beden üzerinde bir sınır oluşturabilir.

Ama korku zihinde görünmeyen bir korse oluşturabilir.

Ve bazen görünmeyen olan daha ağırdır.




KONTROL

Burada kontrol kavramı ortaya çıkıyor.

İnsan çoğu zaman kontrol edemediği şeyi kontrol etmeye çalışırken yorulur.

Sonucu kontrol etmek ister.

Hastalığı kontrol etmek ister.

Geleceği kontrol etmek ister.

Çocuğunun başına hiçbir şey gelmemesini kontrol etmek ister.

Ama hayatın tamamını kontrol etmek mümkün değildir.

Kontrol edemediğimiz şeyi kontrol etmeye çalışmak, kaygının kendisini besleyebilir.

Asıl güç başka bir yerde başlar:

Kontrol edemediğin şey ile kontrol edebildiğin şeyi birbirinden ayırmakta.

Derin'in omurgasını bir anne olarak sen kontrol edemezsin.

Ama onun yanında taşıdığın duyguyu yönetebilirsin.

Sonucu kontrol edemezsin.

Ama bugün nasıl davranacağını seçebilirsin.

Geleceği kontrol edemezsin.

Ama geleceğe bugün hangi duyguyla bakacağını seçebilirsin.

İşte iç simya burada başlıyor.

Gerçeği değiştiremiyorsan, onun sende kapladığı alanı değiştirebilirsin.

Skolyoz Derin'in hayatında var.

Ama Derin'in hayatı skolyozdan ibaret değil.

Senin endişen de gerçek.

Ama anneliğin yalnızca endişeden ibaret değil.

Bir annenin çocuğuna verebileceği en büyük güvence:

“Korkmuyorum.”

demesi değildir.

Korksa bile, korkunun çocuğundan daha büyük olmadığını gösterebilmesidir.

Çünkü çocuk bazen annesinin söylediği sözü değil,

annesinin dünyaya nasıl baktığını öğrenir.

Ve Derin'in senden öğrenebileceği en önemli şeylerden biri şu olabilir:

Hayatta değiştiremeyeceğimiz şeyler vardır.

Ama hiçbir şey, hayatımızın tamamı olmak zorunda değildir.

İnsan her şeyi kontrol edemez.

Ama kendi içindeki yönü seçebilir.

Bazen özgürlük;

olanı değiştirebilmek değil,

olanın içinde kendini kaybetmemektir.

Senin Derin'e verebileceğin en güzel şey de budur:

Korkusuz bir dünya değil.

Korkunun hayatın direksiyonuna geçmediği bir dünya.


İÇ SES — KODUN YANKISI

Sumru,

Bazen insanın içinde bir ses vardır.

Ama bu ses her zaman konuşmaz.

Bazen yalnızca bir düşünce olarak gelir:

“Ya daha kötü olursa?”

Sonra başka bir düşünce:

“Ya Derin üzülürse?”

Sonra bir başkası...

Ve insan bir süre sonra bunların kendi düşünceleri olduğunu sanır.

Oysa her düşünce sıfırdan doğmaz.

Bazı düşünceler, daha önce oluşmuş duyguların devamıdır.

Bir olay yaşanır.

Duygu oluşur.

Duygu tekrar eder.

Beyin bu tekrarları örüntüler halinde işler.

Sonra benzer bir durum geldiğinde sistem yeniden başlamak yerine, daha önce oluşturduğu yolu kullanır.

Kod çalışır.

İşte iç ses bazen budur:

Daha önce öğrenilmiş bir duygunun bugünkü düşünceye dönüşmüş hâli.

Bu yüzden insanın kendisine sorması gereken soru her zaman:

“Ne düşünüyorum?”

değildir.

Bazen daha önemli soru şudur:

“Bu düşünce bende nereden geliyor?”

Çünkü korku geleceği görmez.

Korku, geçmişte öğrendiği ihtimalleri geleceğe taşır.

Ve belirsizlik, o kod için boş bir alan değildir.

Kod boşluğu kendi anlamıyla doldurur.

Ama burada çok önemli bir an vardır:

İç sesini ilk fark ettiğin an.

O an, onunla tanış.

Ama hemen:

“Bu kim?”

diye sorma.

Önce başka bir şey yap:

Nasıl konuştuğunu gözlemle.

Ne zaman ortaya çıkıyor?

Neyi söylüyor?

Hangi durumda güçleniyor?

Sana ne hissettiriyor?

Ve en önemlisi:

Seni nereye götürüyor?

Çünkü ses ile gözlem aynı şey değildir.

Ses konuşur.

 Gözlem dinler.

Ses bir şey söyler.

Gözlem onun söylediğini görür.

Ses korkabilir.

Ama gözlem korkunun geldiğini fark edebilir.

İşte aradaki o küçük fark çok büyük bir şeydir.

Çünkü sen sesin kendisi değilsin.

Sen, o sesi fark edebilen taraftasın.

İçinden:

“Ya kötüleşirse?”

diye bir ses geçebilir.

Ama sen artık hemen onun peşinden gitmek zorunda değilsin.

Sadece bakabilirsin:

“Şu anda zihnim gelecekteki bir ihtimali gerçekmiş gibi anlatıyor.”

İşte gözlem başladığında kod ile bilinç arasına küçük bir mesafe girer.

Ve o mesafe, insanın kendi zihnini ilk kez dışarıdan görebildiği yerdir.


İÇ SES VE BEDEN

Burada epigenetik bana başka bir şey düşündürüyor.

Beden yalnızca kendi içindeki genetik bilgiyi taşıyan kapalı bir sistem değildir.

Çevreden gelen sinyallerle sürekli ilişki halindedir.

Yaşam koşulları ve deneyimler, DNA dizisini değiştirmeden bazı genlerin ifade edilme biçimleriyle ilişkili biyolojik süreçleri etkileyebilir.

Yani organizma çevresinden tamamen ayrı değildir.

Yaşadığı dünyayla konuşur.

Stres bir sinyaldir.

Güven bir sinyaldir.

Tehdit bir sinyaldir.

Yakınlık bir sinyaldir.

Ve beden bu sinyalleri kendi diliyle işler.

İnsan da yalnızca dışarıdan gelen sinyallerle değil, kendi içinde tekrar tekrar ürettiği anlamlarla yaşar.

Bir düşünce gelir.

Bir duygu oluşur.

Duygu tekrar eder.

Tekrar örüntü oluşturur.

Örüntü otomatikleşir.

Sonra insan, otomatikleşmiş olanı “ben” zannetmeye başlar.

İşte burada iç ses ile beden arasında önemli bir paralellik ortaya çıkar.

Zihin bir şeyi tekrar tekrar tehdit olarak yorumladığında, stres ve alarm sistemleri tekrar tekrar devreye girebilir.

Beden de bu tekrarın içinde yaşamaya başlar.

Bu, “bir düşünce genleri değiştirir” demek değildir.

Daha derin bir şey söylemektir:

İnsan yaşadığı çevreyle sürekli bir alışveriş içindedir.

Bu yüzden sana söylediğim “doğal ol” cümlesinin anlamı burada ortaya çıkıyor.

Doğal olmak duyguyu bastırmak değildir.

Korkuyu yok saymak değildir.

“Korkmuyorum” diye kendini kandırmak da değildir.

Gerçek kontrol başka bir yerdedir:

İç sesin söylediği her şeyi gerçek kabul etmemekte.

İçinden:

“Ya kötüleşirse?”

diyebilir.

Sen:

“Bunu şu anda bilmiyorum.”

diyebilirsin.

İçinden:

“Derin için korkmalıyım.”

diyebilir.

Sen:

“Onun yanında olabilirim; onun yerine korkmak zorunda değilim.”

diyebilirsin.

İşte burada kod ile bilinç birbirinden ayrılmaya başlar.

Duygu hâlâ vardır.

Ama artık seni yönetmek zorunda değildir.

Çünkü sen ilk defa yalnızca sesin ne söylediğini değil,

nasıl oluştuğunu da izlemeye başlamışsındır.

İç sesin değişmesi, daha güzel cümleler kurmak değildir.

İç sesi susturmak da değildir.

Onu tanımaktır.

Ama kim olduğunu öğrenmek anlamında değil.

Nasıl çalıştığını görmek anlamında.

Çünkü bazen insanın problemi düşüncesi değildir.

Düşünceyi üreten görünmeyen örüntüdür.

Ve bir örüntü fark edildiğinde, otomatik olmaktan çıkmaya başlar.

İşte benim “rezonansın kırıldığı an” dediğim yer tam burasıdır.

Korku gelir.

Ama sen artık onun içine düşmezsin.

Onu görürsün.

Ve onu gördüğün anda aranızda küçük bir mesafe oluşur.

O küçük mesafe, özgürlüğün başladığı yerdir.

İç sesini susturmaya çalışma.

Onunla kavga etme.

Ona inanmak zorunda da değilsin.

Onu dinle. Sonra gözlemle.

Çünkü ses ile gözlem aynı şey değildir.

Ses sana bir hikâye anlatır.

Gözlem ise o hikâyenin nasıl kurulduğunu görür.

Ve insan bazen kendisini düşüncelerini değiştirerek değil,

düşüncelerini gözlemleyebildiği an değiştirmeye başlar.


İÇ SİMYA — GENLER AYNI, HİKÂYELER FARKLI

Ve burada epigenetik yalnızca zihinsel bir hikâyenin dışında başka bir kapı açar.

Çünkü insanın yaşadığı deneyim yalnızca düşünce olarak kalmaz.

Duygular; stres, ödül, güven, tehdit ve bağlanma gibi süreçlerle birlikte nörokimyasal sistemleri harekete geçirir.

Bu biyolojik ortam, genlerin nasıl ifade edildiğini düzenleyen süreçlerle ilişki kurabilir.

Yani gen yalnızca orada duran bir bilgi değildir.

Genin ne zaman, ne ölçüde ve hangi koşullarda ifade edildiği de önemlidir.

Bunu şöyle düşün:

Aynı genetik altyapıya sahip iki insan...

Aynı müziği taşıyan iki enstrüman gibi.

Ama biri farklı bir odada, diğeri başka bir odada çalıyor.

Akustik değişiyor.

Deneyim değişiyor.

Rezonans değişiyor.

Ve ortaya çıkan ses de değişebiliyor.

Tek yumurta ikizleri bunun düşündürücü bir örneğidir.

Genomları büyük ölçüde aynı olmasına rağmen yaşamları boyunca farklı çevreler, deneyimler ve biyolojik süreçlerle karşılaşabilirler.

Zaman içinde gen ifadesindeki ve biyolojik düzenlemedeki farklılıklar ortaya çıkabilir.

Çünkü:

Aynı genoma sahip olmak, aynı hikâyeye sahip olmak değildir.

Burada nöroplastisite devreye girer.

Beyin yaşananları yalnızca kaydetmez.

Tekrarlanan deneyimlerle bağlantılarını yeniden düzenleyebilir.

Bir düşünce tekrar edilir.

Bir duygu tekrar edilir.

Bir davranış tekrar edilir.

Ve tekrar, bazı nöral bağlantıların güçlenmesine katkıda bulunabilir.

Böylece dün yalnızca yaşanan bir şey olan deneyim, bugün bir örüntüye; yarın ise otomatik bir cevaba dönüşebilir.

İşte burada üç farklı katman birbirine yaklaşır:

Epigenetik, hücresel düzeydeki düzenlemeyi;

nöroplastisite, beynin bağlantılarındaki değişimi;

iç ses ise bütün bu süreçlerin bilinçte duyulan yankılarından birini anlatır.

Bunlar aynı şey değildir.

Ama insanın tek bir bütün olarak çalıştığını gösteren farklı pencerelerdir.

Bu yüzden insanı yalnızca genleriyle açıklamak da, yalnızca düşünceleriyle açıklamak da eksiktir.

Genler aynı olabilir.

 Bağlar farklı olabilir.

 Deneyimler farklı olabilir.

 Rezonans farklı olabilir.

 Sonuç farklı olabilir.

İnsan kendisini çoğu zaman değişmez sanır.

“Ben böyleyim.”

der.

Oysa “ben” dediğimiz şeyin içinde biyoloji vardır.

Öğrenme vardır.

Deneyim vardır.

Çevre vardır.

Tekrar vardır.

Ve bütün bunların arasında sürekli yeniden kurulan bir sistem vardır.

Nöroplastisitenin felsefi tarafı burada başlar:

Dün oluşmuş bir bağlantı, yarının zorunlu cevabı değildir.

Bir yol ne kadar çok kullanılırsa o kadar tanıdık hâle gelir.

Ama tanıdık olması, başka bir yolun açılamayacağı anlamına gelmez.

Bu yüzden eski kodu fark etmek önemlidir.

Çünkü fark edilmeyen kod davranışı yönetir.

Fark edilen kod ise artık gözlemlenebilir hâle gelir.

Ve gözlem, değişimin ilk mesafesidir.

İç ses burada yeniden karşımıza çıkar.

O ses sana:

“Böyle olacak.”

diyebilir.

Sen ise ilk kez:

“Bu bir gerçek mi, yoksa daha önce oluşmuş bir örüntünün cevabı mı?”

diye sorabilirsin.

İşte o soru, rezonansı kırar.

Çünkü artık yalnızca cevabı yaşamıyorsundur.

Cevabın nasıl oluştuğunu görüyorsundur.


SON

İç simyanın özü genlerini değiştirmek değildir.

Geçmişini silmek değildir.

Korkuyu yok etmek değildir.

Kendini başka biri yapmak hiç değildir.

Kendini oluşturan süreçleri fark etmektir.

Çünkü insanın bütün hikâyesi DNA'sında yazılı değildir.

Bir kısmı deneyimlerinde oluşur.

Bir kısmı tekrarlarında.

Bir kısmı bağlarında.

Ve bir kısmı da bütün bunları fark edip yeni bir yön seçebilme gücünde.

Çünkü değiştiremeyeceğin şeyler vardır.

Ama onların içinde kapladıkları alanı değiştirebilirsin.

Derin'in skolyozu var.

Bu bir gerçek.

Ama Derin, skolyoz değildir.

Senin korkun var.

Bu da bir gerçek.

Ama sen, korkun değilsin.

İç sesin konuşabilir.

Ama sen o ses değilsin.

Sen, o sesi fark edebilen taraftasın.

Ve insanın özgürlüğü tam burada başlar:

Hayatı istediği gibi değiştirebildiğinde değil;

hayatın karşısında kendisini kaybetmediğinde.

Bu yüzden Sumru,

Derin'in yanında korkusuz bir anne olmaya çalışma.

Korkusunu yönetebilen bir anne ol.

Çünkü onun senden öğrenmesi gereken şey:

“Hayatta hiçbir şey kötü olmayacak.”

değil.


Daha gerçek ve daha güçlü bir şey:

“Hayatta her şeyi kontrol edemeyiz.

 Ama hiçbir şeyin hayatımızın tamamını ele geçirmesine izin vermek zorunda değiliz.”

Bırak Derin kendi hayatını yaşasın.

Korsesiyle...

Sorularıyla...

Bazen öfkesiyle...

Bazen “neden ben?” demesiyle...

Ve bütün bunların yanında kahkahasıyla, hayalleriyle, geleceğiyle...

Sen de onun yanında hayatı yaşamaya devam et.

Çünkü bazen bir çocuğa verilebilecek en büyük güvence,

“Sana hiçbir şey olmayacak.”

değildir.

“Ne olursa olsun, hayatı yaşamaya devam edeceğiz.”

diyebilmektir.

Ve iç simya tam burada tamamlanır:

Gerçekliği değiştirmek değil.

 Gerçekliğin içindeki yönünü değiştirmek.

Çünkü beden bir korse taşıyabilir.

Ama zihnin ikinci bir korseye ihtiyacı yoktur.

İç ses konuşabilir.

 Korku gelebilir.

 Hayat zorlaşabilir.

Ama insan yine de kendi yönünü seçebilir.

Ve bazen özgürlük,

başına geleni değiştirmek değil,

 başına gelenin kim olduğunu belirlemesine izin vermemektir.

🌱

İstersen 21.30 da gitme eşya önemli değil çünkü... 

burayı sana bırakıyorum sen doldur ve istersen yaz veya yazmaya başla belki kelimeler seni çağırıyor ❗️

Comments

Popular posts from this blog

THE BLİND SPOT OF COLLECTIVE INTELLIGENCE

İNANCIN ACI TOKATI

SUSKUNLUK