İNANCIN ACI TOKATI
Karanlık bir gökyüzünün altında Don Kişot, atının üzerinde duruyordu. Karşısında rahip vardı. Rahibin arkasında ise “gerçek” olduğuna inanan insanlar. Rahip elini kaldırdı.
— Onlar yok!
Don Kişot sustu.
O devler gerçek değil.
O büyülü kaleler gerçek değil.
Gördüğün şeyler senin zihninin ürettikleri.
Don Kişot başını kaldırdı. Rahibe baktı. Sonra sakince sordu:
Peki seninkiler ne kadar gerçek?
Rahip bir an sustu. Çünkü soru basit görünüyordu. Ama değildi. Çünkü Don Kişot artık devleri savunmuyordu. Gerçeğin kime ait olduğunu soruyordu. Rahip öfkelendi.
Ben gerçeği görüyorum!
Don Kişot gülümsedi.
Ben de.
Ve tokat geldi. Don Kişot yere düştü. Ama yere düşen yalnızca bir şövalye değildi. Bir insanın inandığı dünyanın, başkasının gerçeği karşısında ne kadar savunmasız olduğu yere düşmüştü. Çünkü kim karar veriyordu? Hangisi gerçekti? Rahibin gördüğü dünya mı? Don Kişot’un gördüğü dünya mı? Çoğunluğun kabul ettiği mi? Yoksa henüz kimsenin adını koyamadığı mı?
Cervantes bu soruyu yüzyıllar önce ortaya bıraktı. Don Kişot’un gördüklerine bir isim verildi: Delüzyon. Sonra insan zihni gelişti. Tıp gelişti. Psikiyatri gelişti. Ve yüzyıllar sonra bazı algı bozukluklarına bugün kullandığımız başka isimler verildi.
Fakat asıl soru değişmedi: Bir şeye “gerçek dışı” dememizi sağlayan ölçüt nedir? Çünkü tarih bunun örnekleriyle doludur. Dün saçmalık kabul edilen bir düşünce, bugün bilgi olabilir. Dün imkânsız denilen bir şey, bugün teknolojidir. Dün hastalık olarak anlaşılmayan bir durum, bugün tıbbi bir kavramdır.
Ama burada çok tehlikeli bir yanlış anlaşılma vardır. Her sanrı gerçek değildir. Don Kişot’un devleri gerçek değildi. Fakat bu, onun deneyiminin kendisi için gerçek olmadığı anlamına gelmez. İnsan beyninin ürettiği bir görüntü, dış dünyada var olmayabilir. Ama o görüntünün bedende oluşturduğu korku gerçektir. İnancın oluşturduğu cesaret gerçektir. Korkunun oluşturduğu kimyasal değişim gerçektir. Bir düşüncenin bedende bıraktığı iz gerçektir.
İşte burada sınır bulanıklaşır: Dışarıdaki gerçek ile içeride yaşanan gerçek aynı şey değildir. Don Kişot’un devleri yoktu. Ama Don Kişot onlarla savaşıyordu. Ve o savaş onun hayatında gerçek sonuçlar yaratıyordu.
Belki de asıl mesele delilik ile gerçeklik arasındaki sınır değildir. Asıl mesele şudur: İnsan, kendi gerçekliğini ne kadar kendisi üretir? Bir düşünceye kaç kişi inanırsa gerçek olur? Bin kişi? Milyon kişi? Bir toplum? Bir çağ? Peki herkes aynı şeye inanıyorsa, bu onu gerçek mi yapar? Yoksa yalnızca daha güçlü bir ortak inanç mı yapar?
Don Kişot’un tokadı işte burada anlam kazanır. Rahip onun yüzüne vurdu. Ama tokat Don Kişot’un yüzünde kalmadı. İnancın üzerine indi. Çünkü rahibin söylediği şuydu: “Senin gördüğün gerçek değil.” Don Kişot’un cevabı ise çok daha ağırdı: “Peki senin gördüğünün gerçek olduğunu kim söyledi?”
Ve Don Kişot yere düştü. Belki de o anda kaybeden Don Kişot değildi. Kaybeden, insanın kendi gerçekliğini sorgulamadan “gerçek” ilan etme alışkanlığıydı.
Cervantes’in yüzyıllar önce bıraktığı soru hâlâ burada duruyor: Senin gerçeğin, benim yanılgımdan neden daha gerçek? Çünkü daha doğru olduğu için mi? Yoksa daha fazla insan ona inandığı için mi?
Belki de insanlığın en büyük yanılgısı şudur: Gerçeği bulduğunu sanmak. Oysa bazen yalnızca, daha kalabalık bir inancın içinde duruyoruz. Ve o kalabalık bize dönüp şöyle diyor: “Sen yanılıyorsun.”
Don Kişot ise hâlâ yerde. Ama sorusu hâlâ ayakta:
Peki seninkiler ne kadar gerçek?
E.G.
Benzer yazı ⤵️
https://cangunere.blogspot.com/2026/06/waking-up-to-die-cervantine-paradox.html
Comments
Post a Comment