Kimin umurunda?


Karanlık fonda zeytin dalı — İnsan Limanı ve insanın kendisiyle yüzleşmesi

 İNSAN LİMANI🌱


Uzakta bir liman var. Bomboş. Yaklaşmaya çalışıyorum. Yaklaştıkça uzaklaşıyor. Onu rüzgâr uzaklaştırmıyor. Dalga da değil. Onu adı uzaklaştırıyor. Adı: İNSAN LİMANI. Ne garip… Tepesinde demir atmış bir ayna var. Ben yaklaşıyorum, liman uzaklaşıyor. Ben duruyorum, liman yine orada. Ben kaçıyorum, liman peşimden gelmiyor. Belki de bütün hayatımızı yanlış yerde arıyoruz.


Hayatım boyunca “bugün” dedim. Bugün başlayacağım. Bugün değişeceğim. Bugün yazacağım. Bugün konuşacağım. Bugün seveceğim. Bugün yapacağım. Fakat o “bugün” hiç gelmedi. Çünkü her bugün geldiğinde onun adını değiştirdim: Yarın. İnsanın kendisine söylediği en büyük yalanlardan biri “daha sonra”dır. Oysa hayat hiçbir zaman daha sonra yaşanmadı. Hayat yalnızca şimdi yaşandı. Ve şimdi, elimizde tuttuğumuzu sandığımız anda bile çoktan geçmeye başladı.

Karanlık fonda zeytin dalı — İnsan Limanı ve insanın kendisiyle yüzleşmesi

Sabır deriz. Birbirimize sabır dileriz. “Sabret.” “Dayan.” “Geçecek.” Sabır bazen insanın acısını taşıyabilmek için tuttuğu son daldır. Bazen nefretini susturur, bazen öfkesini, bazen gözyaşını. Bazen ölümün karşısında söyleyebildiği tek kelimedir: Ya sabır… Ama sabır yalnızca beklemek değildir. Sabır, insanın içindeki parçalanmayı kimse görmeden taşımasıdır. Ve bazen birine “sabır” derken aslında söylediğimiz şudur: “Seni anlıyorum. Ama senin acını senin yerine taşıyamam.” İnsan yalnızlığının başladığı yer tam da burasıdır.🌱


Karanlık fonda zeytin dalı — İnsan Limanı ve insanın kendisiyle yüzleşmesi

Bir kanser hastasına iyi dilek yazarsın. “Geçmiş olsun.” “Güçlü kal.” “Her şey güzel olacak.” Bir insan sana derdini anlatır. Dinlersin. Bir başkasına iyi niyet gönderirsin. Bir başkasını uyandırmaya çalışırsın. Bir yazı yazarsın. Bir düşünce bırakırsın. Sonra kendine sorarsın: Ne değişti? İnsan için ağır sorulardan biridir bu. Çünkü bazen hiçbir şey değişmez. Bir insan hâlâ hastadır. Bir başkası hâlâ yalnızdır. Bir başkası hâlâ açtır. Bir başkası hâlâ yas tutuyordur. Bir başkası hâlâ kendisine bakıp “Ben kimim?” diye haykırıyordur. Sen ise onun hayatına yalnızca birkaç kelime bırakabilmişsindir. O kadar. Fakat insanın yapabileceği bazen tam olarak budur: Bir başkasının karanlığını ortadan kaldıramazsın; yalnızca orada olduğunu gösterebilirsin.🌱

Karanlık fonda zeytin dalı — İnsan Limanı ve insanın kendisiyle yüzleşmesi

Empati diyoruz. Peki neye empati? Tok olan açlığı ne kadar bilir? Açlıktan kıvranan, önündeki bir sineği bile kovacak gücü olmayan bir insanı gerçekten anlayabilir mi tok olan? Görür. Fakat görmek başka, yaşamak başkadır. İnsan başkasının acısını kendi bedeninde taşıyamaz ve zaten o resimde olan çocuk çoktan öldü. Ölünce kimin omurunda. Bu yüzden empatiyi büyük bir kelimeye dönüştürmek kolaydır; zor olan, karşındaki insanı kendi hayatının ölçüsüyle küçültmemektir. Çünkü herkesin “şimdi”si başka. Sen mutlusundur; bir başkası aynı anda hayatının en ağır acısını yaşıyordur. Sen bir toplantıdasındır; bir başkası hayatının en kötü haberini alıyordur. Sen yeni bir proje sunuyorsundur; bir başkası çocuğunu kaybetmiştir. Sen âşık olmuşsundur; bir başkası sevdiğini toprağa vermiştir. Sen aynaya bakıp kendini beğeniyorsundur; bir başkası aynaya bakıp “Ben kimim?” diye haykırıyordur. Dünya bütün bunları aynı anda yaşamaktadır. Sekiz milyar insan, sekiz milyar ayrı “şimdi”.🌱

İnsanın en büyük yanılgılarından biri kendi “şimdi”sini dünyanın “şimdi”si sanmasıdır. Mutlu olduğumuzda dünyanın da güzel olduğunu düşünürüz. Acı çektiğimizde dünyanın acımasız olduğunu. Oysa dünya hiçbir zaman yalnızca bizim yaşadığımız şey değildir. Hayat bir tabloysa her tablo çiçeklerden oluşmaz. Fırtına da vardır, karanlık da, ölüm de, açlık da, aşk da, nefret de, doğum da, yıkım da, insan da. Tabloyu yalnızca güzel olduğu için seviyorsak, aslında tabloyu değil, kendimizi seviyoruzdur.

Ne kadar geliştik. Akıllı telefonlar yaptık, televizyonlar, arabalar, robotlar, internet, yapay zekâ, evlerimizi bizim için temizleyen makineler… Dünyanın öbür ucundaki insanla bir saniyede konuşabiliyoruz. Ama birbirimize tahammülümüz azaldı. Bir insanın cümlesini sonuna kadar dinlemeye zamanımız yok. Bir yazıyı okumaya zamanımız yok. Bir insanın neden öyle olduğunu anlamaya zamanımız yok. Parmağımız hazır. Kaydırıyoruz. Sonraki. Sonraki. Sonraki. İnsan da artık içerik. Bir insanın hayatı birkaç saniyede taranıyor: Ne iş yapıyor? Nerede çalışıyor? Ne kadar kazanıyor? Ne biliyor? Kimleri tanıyor? Bana ne sağlayabilir? İşime yarayan bir yönü var mı? Hepsi bu. İnsanlığını sormuyoruz. Çünkü insanlık artık CV’ye yazılabilen bir özellik değil.

Karanlık fonda zeytin dalı — İnsan Limanı ve insanın kendisiyle yüzleşmesi

Birine LinkedIn’de bağlantı isteği gönderiyorum. Kabul ediyor. “Merhaba.” “Teşekkür ederim.” Bazen şaşırıyor. Çünkü teşekkür eden bir insan görünce bile insanın aklına şu geliyor: “Bu kim?” Sanki herkesin mutlaka bir amacı olmalı. Bir şey istemeli. Bir şey satmalı. Bir şey pazarlamalı. Bir yere ulaşmalı. Bir çıkarı olmalı. Oysa bazen insan yalnızca teşekkür etmek için teşekkür eder. Bazen birine iyi dilek dilemek için hiçbir sebebe ihtiyacın yoktur. Bazen bir insanın hayatına dokunmak için onun senden hiçbir şey istememesi gerekir. Ama biz bunu da unuttuk.🌱

Yıllardır yazıyorum. Algoritmalar, elektromanyetik dalgalar, atomlar, kuantum, karanlık madde, zaman, entropi, genom, ses, duygu, gerçeklik, simülasyon, ontoloji… Denklemler, kuramlar, fikirler, sayfalar dolusu yazı. Bir gün durup kendime sordum: Kimin umurunda? Bir denklem yazıyorum. Kimin umurunda? Bir teori anlatıyorum. Kimin umurunda? Bir şey keşfettiğimi düşünüyorum. Kimin umurunda? “Var oluşu çözdüm” diyorum. Ve dünya bana bakıp yalnızca şunu soruyor: “Bana ne faydası var?” İşte insanlığın en büyük paradokslarından biri burada duruyor. Her şeyi açıklamak istiyoruz ama birbirimizi anlamaya zamanımız yok. Evrenin nasıl oluştuğunu merak ediyoruz ama yanımızdaki insanın neden sustuğunu merak etmiyoruz. Mars’a gitmek istiyoruz ama aynı masadaki insanın içindeki dünyaya gidemiyoruz. Yapay zekânın ne kadar gelişeceğini tartışıyoruz ama kendi zekâmızın neden bu kadar kolay öfkelendiğini sormuyoruz.

Ve sonra ölüm geliyor. Ölüm garip bir öğretmen. Hiçbir şey anlatmıyor. Sadece insanı kendisine oturtuyor. Bir limana. O ana kadar insan doktor, mühendis, profesör, iş insanı, zengin, fakir, güzel, çirkin, başarılı, başarısız, hasta, sağlıklı, eğitimli, eğitimsiz olabiliyor. Ölüm bütün tabelaları söküyor. Geriye tek bir kelime bırakıyor: İnsan. Ölümün insana yaptığı en büyük şey belki de budur: Onu ilk kez kendi adına bırakmak.🌱

Bugün ise garip. Bugün mutlu değilim. Mutsuz da değilim. Sağlıklı olduğumu söylemeyeceğim. Sağlıksız olduğumu da. Zengin değilim. Fakir de değilim. Aydın değilim. Cahil de değilim. Başarılı değilim. Başarısız da değilim. Çünkü bugün bunların hiçbirini seçmek istemiyorum. Birini seçtiğim anda ötekini yaratıyorum. Mutluluğu seçtiğimde mutsuzluğu beklemeye başlıyorum. Sağlığı seçtiğimde hastalıktan korkuyorum. Zenginliği seçtiğimde fakirliği düşman yapıyorum. Başarıyı seçtiğimde başarısızlığı utanç haline getiriyorum. Oysa hayat bunların hepsini aynı tablonun içine koymuş. Ben bugün yalnızca bakıyorum. İlk defa hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmıyorum.

Bugün diyorum. Ama bu kez başka. Bugün yarının provası değil. Dün’ün telafisi değil. Bir hedef değil. Bir sonuç değil. Bir vaat değil. Bugün, hayatın kendisi. Sen şu anda okuyorsan, işte senin hayatın şu anda burada. Bu cümlede. Bir sonraki kelimede. Bir sonraki nefeste. Sen fark etsen de etmesen de bu an bir daha gelmeyecek. Belki de insanın elindeki tek gerçek budur: Yaşadığı an. Çünkü geçmiş artık yoktur, gelecek henüz yoktur ve insan bütün hayatını olmayan iki şeyin arasında harcar.🌱

Karanlık fonda zeytin dalı — İnsan Limanı ve insanın kendisiyle yüzleşmesi

Uzakta hâlâ bir liman var. Bomboş. Yaklaşıyorum. Uzaklaşıyor. Bir adım daha atıyorum. Yine uzaklaşıyor. Rüzgâr değil. Dalga değil. Adı. İnsan Limanı. Tepede hâlâ o ayna var. Demir atmış. Kıpırdamıyor. Ben ona yaklaştıkça liman uzaklaşıyor. Sonunda anlıyorum: Ben yıllardır bir limana ulaşmaya çalışmıyormuşum. Kendime yaklaşmaya çalışıyormuşum.

Ve insan kendine yaklaştıkça kendisi hakkında bildiği her şey biraz daha uzaklaşıyor. Çünkü insan kendisini tanımladığı anda kendisini küçültüyor. Ben buyum. Ben şuyum. Ben başarılıyım. Ben hastayım. Ben güçlüyüm. Ben güçsüzüm. Ben iyiyim. Ben kötüyüm. Ben buyum. Ben şuyum. Bütün bu kelimeler insanın çevresine ördüğü duvarlar. Oysa insan hiçbir kelimeye sığmıyor. İnsan kendisine verdiği bütün isimlerden daha büyük, kendisine çizdiği bütün sınırların dışında.🌱

Ve şimdi soruyorum: Bugün ne değişti?

Hiçbir şey.

Dünya hâlâ aynı. Hastalıklar var. Savaşlar var. Açlık var. Ölüm var. Yalnızlık var. Para var. Yoksulluk var. Sevgi var. Nefret var. İnsan var.

Ama ben bugün ilk defa başka bir şey gördüm:

Bütün bunların ortasında yaşayan insanı.

Ben var oluşu çözmüş olabilirim. Evreni açıklamış olabilirim. Zamanı anlamış olabilirim. Sesi, duyguyu, maddeyi, bilinci, gerçekliği anlatmış olabilirim. Fakat bütün bunların karşısında dünya bana hâlâ aynı soruyu soruyor:

“Kimin umurunda?”

Bu kez cevabım yok.

Çünkü mesele birilerinin umurunda olmak değil.

Mesele insanın hâlâ bir insanı görebiliyor olması.

Unvanından önce. Hastalığından önce. Parasından önce. Başarısından önce. Hatasından önce. Ve ölümünden önce.


Sadece insan.

Çünkü sonunda hepimiz aynı yere demir atacağız.

İnsan Limanı.

Ve o gün ne yazdığımızın, ne kazandığımızın, ne bildiğimizin, kaç kişinin bizi gördüğünün hiçbir önemi kalmayacak.

Ayna yine orada olacak.

Liman yine orada.

Ve ilk kez, ona yaklaşırken kaçacak hiçbir yerimiz kalmayacak.


İnsan.

Sadece adı var, insan.

Ercan Güner🌱

Comments

Popular posts from this blog

THE BLİND SPOT OF COLLECTIVE INTELLIGENCE

İNANCIN ACI TOKATI

SUSKUNLUK