NAZAR YASASI
BİREYSEL VAR ETME İLKESİ VE NAZARIN GÜCÜ.
İç Çekim, Düşünce Fermantasyonu ve İnancın Kendi
Gerçekliğini Kurması
Hiç fark ettin mi?
Neden bazı şeyler sürekli senin başına geliyor?
Neden biri aynı olayı sıradan bir tesadüf olarak yaşarken,
başka biri onu nazar olarak görür?
Neden bir insan “Ben zaten şanssızım.” dedikten sonra
hayatındaki her aksiliği bu cümlenin devamı gibi
yaşamaya başlar?
Ve daha derin soru şudur:
İnsan yaşadığı şeye mi inanır, yoksa inandığı şeyi yaşadığı
şeye mi dönüştürür?
Ben bu sorunun merkezine Bireysel Var Etme İlkesini
yerleştiriyorum.
Bu ilke, insanın düşüncesiyle fiziksel evreni sihirli biçimde
yarattığını söylemez.
Daha farklı bir şey söyler:
İnsan, inandığı şey ile yaşadığı olay arasında bir rezonans
alanı oluşturur.
Bu nedenle burada çekim dışarıdan içeriye doğru değildir.
Çekim içeriden dışarıdaki deneyimin anlamına doğrudur.
Ben buna İç Çekim diyorum.
İnsan evrenden bir şeyi kendisine çağırmaz.
Önce kendi içinde bir referans oluşturur.
Sonra dış dünyadaki olayları o referansla eşleştirir.
Ve eşleştirdiği şey, kendi inancını yeniden güçlendirir.
Böylece insanın içinde küçük bir tohum olarak başlayan
inanç, zaman içinde kendi meyvesini üretmeye başlar.
Ne yetiştirirsen sonuç odur.
NAZAR YOK DEMİYORUM
Burada önemli bir ayrım var.
Bu kuram:
“Nazar yoktur.”
demiyor.
Tam tersine:
Nazar vardır.
Fakat soru artık nazarın var olup olmadığı değildir.
Asıl soru şudur:
Nazar bireyde nasıl varlık kazanır?
Çünkü nazar inancını hiç duymamış bir insan için “nazar”
kavramı henüz bir iç referans değildir.
Aynı olay onun başına gelebilir.
Bir şey kırılabilir.
Bir plan bozulabilir.
Bir insan hastalanabilir.
Bir ilişki sona erebilir.
Bir iş ters gidebilir.
Fakat o insan:
“Nazara geldim.”
demez.
Çünkü zihninde o olayı nazar olarak sınıflandıracak bir
anlam modeli bulunmamaktadır.
O hâlde önce olay değil,
referans vardır.
Referans oluşturulur.
Referans tekrar edilir.
Referans duyguyla yüklenir.
Duygu tekrarlandıkça yoğunlaşır.
Yoğunlaşan anlam inanca dönüşür.
İnanç beklenti oluşturur.
Beklenti yaşanan olayın yorumuna katılır.
Ve sonunda insan:
“Bak, gerçekten nazar var.”
der.
İşte burada nazarı inkâr etmiyoruz.
Nazarın bireysel deneyimde nasıl var edildiğini
açıklıyoruz.
KELİME DEĞİL, YÜKLENMİŞ ANLAM
“Kırmızı.”
Tek başına ne ifade eder?
Bir renktir.
Fakat:
“Kırmızı bana çok yakışıyor.”
dediğim anda kelime artık yalnızca renk değildir.
Ona bir anlam yüklenmiştir.
Bir adım daha:
“Kırmızıyı çok seviyorum.”
Buradaki “seviyorum” da boş bir kelime değildir.
Geçmiş deneyimler, insanlar, anılar, görüntüler ve
duygular bu kelimenin içine zamanla yerleşmiştir.
Yani kelime duyguyu yaratmaz.
Kelime, daha önce yüklenmiş duyguyu çağırır.
Bu yüzden aynı kelime iki insanda aynı rezonansı
oluşturmaz.
Birinde kırmızı aşkı çağırır.
Birinde öfkeyi.
Birinde tehlikeyi.
Birinde hiçbir şeyi.
Çünkü kelimenin kendisi değil,
ona yüklenen anlam belirleyicidir.
İnsan düşüncesi de böyledir.
Düşünce yalnızca düşünce olarak kalmaz.
İnsan onu tekrar eder.
Tekrar ona duygu yükler.
Duygu düşünceyi yoğunlaştırır.
Yoğunlaşan düşünce bir referansa dönüşür.
Ben buna:
Düşünce Fermantasyonu
diyorum.
TUTMA
Bir duygu yaşarsın.
Tutarsın.
Bir söz duyarsın.
Tutarsın.
Bir korku oluşur.
Tutarsın.
Bir inanç öğrenirsin.
Tekrarlarsın.
İnsan tuttuğu şeyi yalnızca saklamaz.
Onu içeride işlemeye devam eder.
Bir düşünce tekrarlandıkça daha tanıdık hâle gelir.
Tanıdık olan daha kolay çağrılır.
Daha kolay çağrılan daha kolay fark edilir.
Daha kolay fark edilen daha gerçek görünür.
Ve gerçek görünen yeniden düşünülür.
İşte fermantasyon budur.
Tutulan duygu yoğunlaşır.
Yoğunlaşan duygu inanca dönüşür.
İnanç beklenti oluşturur.
Beklenti ise deneyimin aynasına dönüşür.
İÇ ÇEKİM
Burada klasik “çekim” düşüncesinin yönünü değiştirmek
gerekir.
İnsan dışarıdaki bir şeyi kendisine çekmiyor.
Önce içeride bir referans oluşturuyor.
Sonra dışarıdaki olaylar o referansla eşleşiyor.
Korku referansı oluşturduysan korkuya ilişkin ayrıntılar
daha görünür hâle gelir.
Uğursuzluk referansı oluşturduysan aksilikler
uğursuzlukla birleşir.
Nazar referansı oluşturduysan beklenmeyen olaylar
nazarla birleşir.
Şans referansı oluşturduysan olumlu olaylar şansla
birleşir.
Murphy referansı oluşturduysan ters giden olaylar
Murphy ile birleşir.
Buradaki çekim fiziksel bir mıknatıs gibi değildir.
Bu, anlamın kendisine doğru gerçekleşen bir iç çekimdir.
İnsan önce bir anlam alanı kurar.
Sonra yaşadığı dünyayı o alanın içinden okur.
MURPHY YASASI
Meşhur Murphy Yasası:
“Ters gidebilecek her şey ters gider.”
Gerçekten gökyüzünde böyle çalışan bir yasa yoktur.
Bulut sana bakıp:
“Bu adama bugün yıldırım gönderelim.”
demez.
Evren:
“Bugün onun işi ters gitsin.”
diye karar vermez.
Fakat insan bu cümleye inandığında bir referans oluşturur.
Sonra yüzlerce olay yaşar.
Normal olanları geçer.
Ters giden bir olay olduğunda:
“İşte Murphy.”
der.
Olay artık yalnızca olay değildir.
Önceden kurulmuş bir inancın kanıtıdır.
Böylece inanç kendisini doğrular.
Doğrulanan inanç daha güçlü bir beklenti üretir.
Beklenti yeni olayları aynı gözle okumaya devam eder.
Murphy burada kozmik bir yasa olmaktan çıkar.
Fermente edilmiş bir beklentinin adı hâline gelir.
NAZARIN TEZİ
Tez:
“Nazar vardır.”
İnsan buna inanır.
İnanç duygu ile birleşir.
Duygu tekrar edilir.
Tekrar beklenti oluşturur.
Beklenti dikkati yönlendirir.
Dikkat belirli olayları seçer.
Olay nazar referansıyla eşleştirilir.
Ve insan:
“Nazara geldim.”
der.
Böylece tez kendi kanıtını üretmiş olur.
Fakat burada çok önemli bir nokta vardır:
İnsan nazarı icat ettiğini düşünmez.
Çünkü artık nazar onun için dışarıdaki gerçekliğin bir parçasıdır.
İşte inancın en güçlü hâli budur.
İnanç kendisini inanç olarak göstermez.
Gerçeklik olarak gösterir.
ANTİTEZ: NAZARI YOK ETMEK
Sonra insan rahatsız olur.
“Nazara geldim.”
der.
Ve nazarı ortadan kaldırmak ister.
Falcıya gider.
Astroloğa gider.
Cinciye gider.
Kurşun döktürür.
Muska takar.
Bir ritüel gerçekleştirir.
Burada tez yok edilmez.
Tez başka bir inançla karşılanır.
“Nazar bana zarar verdi.”
inancı:
“Nazar artık gitti.”
inancına dönüşür.
İşte tez ve antitez burada buluşur.
İlk inanç negatif bir anlam taşır.
İkinci inanç o anlamı çözerek yerine başka bir anlam yerleştirir.
Obje değişebilir.
Ritüel değişebilir.
Söylem değişebilir.
Fakat temel mekanizma aynıdır:
İnanç, başka bir inançla yeniden düzenlenir.
AYNA FERMANTASYONU
Kurşun yalnızca kurşundur.
Muska yalnızca nesnedir.
Ritüel yalnızca harekettir.
Fakat insan ona anlam yüklediğinde nesne kültürel bir
referansa dönüşür.
Kişi:
“Kurşun döküldü, nazar çıktı.”
dediği anda yeni bir anlam sistemi kurulur.
Dikkat et:
Nazarın fiziksel olarak bir nesneden çıktığını burada
kanıtlamıyoruz.
Asıl gerçekleşen dönüşüm insanın içindedir.
“Tehlikedeyim.”
referansı:
“Kurtuldum.”
referansına dönüşür.
Korku:
Rahatlamaya.
Beklenti:
Güvene.
İnanç:
Yeni bir inanca.
dönüşür.
Ben buna Ayna Fermantasyonu diyorum.
Çünkü insanın içindeki görüntü değişmiştir.
Dışarıdaki nesne yalnızca bu değişimin taşıyıcısı olmuştur.
TEZ → ANTİTEZ → SENTEZ
Burada düşünce fermantasyonunun felsefi yapısı ortaya
çıkar.
TEZ:
Nazar vardır ve bana zarar verebilir.
ANTİTEZ:
Nazar vardır fakat ritüel onu ortadan kaldırabilir.
SENTEZ:
Nazar inancı ile nazarı kaldırma inancı aynı içsel sistem
içinde yeni bir denge oluşturur.
Böylece insan yalnızca inandığı şeyin içinde yaşamaz.
İnandığı şey ile ona karşı geliştirdiği inanç arasında da yaşar.
Bu yüzden tez ve antitez birbirinin düşmanı değildir.
Birbirlerini üretirler.
Korku güveni çağırır.
Tehdit korunmayı çağırır.
Nazar nazarı kaldırma ritüelini çağırır.
Uğursuzluk uğur arayışını çağırır.
Hastalık korkusu tedavi arayışını çağırır.
Belirsizlik kehaneti çağırır.
İnsan kendi inancının karşıtını bile yine kendi inanç
sistemi içinde üretir.
PSİKOLOJİK SINIR
Bu mekanizmanın daha ileri ve patolojik biçimleri
psikolojide farklı kavramlarla ele alınır.
Sanrısal inançlarda kişi bir düşünceyi yalnızca düşünce
olarak yaşamaz.
Onu gerçekliğin açıklaması hâline getirir.
Paranoid düşüncede dış dünyadaki olaylar kişiye yönelik
tehditlerle ilişkilendirilebilir.
Obsesif yapılarda düşünce ile korku arasındaki bağ tekrar
tekrar güçlenebilir.
Daha ağır psikiyatrik tablolarda gerçeklik değerlendirmesi
ciddi biçimde bozulabilir.
Burada bütün bunları nazarla veya kültürel inançlarla
özdeşleştirmek doğru değildir.
Fakat kuramsal açıdan önemli olan ortak sınır şudur:
İçerideki referans, dışarıdaki olayın anlamını belirleme
gücünü giderek artırabilir.
İstasyonlar farklıdır.
Kültürel inanç başka bir istasyondur.
Obsesif düşünce başka bir istasyondur.
Sanrısal inanç başka bir istasyondur.
Paranoid yapı başka bir istasyondur.
Fakat hepsini birbirine eşitlemeden şu temel soruyu
sorabiliriz:
İnsan kendi içindeki anlam sistemini hangi noktaya kadar
gerçekliğin kendisi olarak yaşamaya başlar?
İşte sınır burada başlar.
NE YETİŞTİRİRSEN O
Bir tohum toprağa bırakılır.
Toprak:
“Ben bunun ne olacağını bilmiyorum.”
demez.
Tohum kendi yapısının sonucuna doğru büyür.
İnsan zihninde de buna benzer bir metafor vardır.
Korku tohumu ekersen korkunun anlamlarını büyütürsün.
Uğursuzluk tohumu ekersen uğursuzluk referanslarını
büyütürsün.
Nazar tohumu ekersen nazar referanslarını büyütürsün.
Güven tohumu ekersen güven referanslarını büyütürsün.
Şans tohumu ekersen şans referanslarını büyütürsün.
Çünkü:
Ne yetiştirdiğin, neyi göreceğini belirler.
Ve neyi gördüğün, neye inanacağını yeniden besler.
Böylece:
Tohum → kök → gövde → meyve
gibi:
İnanç → beklenti → algı → deneyim → sonuç
oluşur.
Sonuç yeniden tohuma dönüşür.
Döngü tamamlanır.
BİREYSEL VAR ETME İLKESİ
Bu nedenle benim önerdiğim ilke şudur:
İnsan dış dünyayı düşüncesiyle sihirli biçimde yaratmaz.
İnsan, dış dünyadaki deneyimlerin kendisi için hangi
anlama dönüşeceğini içeride var eder.
Bu anlam tekrarlandığında fermante olur.
Fermante olan anlam referansa dönüşür.
Referans beklenti oluşturur.
Beklenti dikkati yönlendirir.
Dikkat deneyimi seçer.
Deneyim inancı doğrular.
İnanç yeniden güçlenir.
Ve insan sonunda kendi içinde oluşturduğu rezonansın
dışarıdaki yankısını görür.
İşte bu nedenle klasik çekim anlayışının yönü
değişmelidir:
Dış Çekim değil, İç Çekim.
İnsan evreni kendisine çağırmaz.
Kendi referansını dünyaya taşır.
Dünya da o referansın içinden okunur.
Ve bazen insan:
“Ben bunu yaşadım.”
der.
Oysa daha derin soru şudur:
“Ben bunu yaşamadan önce, bunun için içimde hangi
anlamı yetiştirmiştim?”
İşte düşünce fermantasyonu burada başlar.
İç simya burada gerçekleşir.
Tez burada doğar.
Antitez burada oluşur.
Sentez burada kurulur.
Ve sonuç yine aynı yere döner:
Ne yetiştirirsen, sonuç odur.
Çünkü insan yalnızca yaşadığı şeylerin değil, onlara
verdiği anlamın da yetiştiricisidir.
Bahçıvan sensindir.
İç bahçen sana dışarıdan hazır verilmiş bir bahçe değildir.
Onu hangi tohumlarla beslediysen, hangi duygularla
suladıysan, hangi inançlarla büyüttüysen, bugün
gördüğün bahçe onun sonucudur.
Korkuyu yetiştirdiysen korkunun köklerini görürsün.
Nazarın tohumunu ektiysen nazarın izlerini ararsın.
Uğursuzluğu beslediysen her aksilik onun meyvesine
dönüşür.
Güveni yetiştirdiysen aynı dünya başka görünür.
Bahçe değişmeden önce bahçıvan değişmelidir.
Çünkü dışarıda gördüğün her şeyin kökü dışarıda değildir.
Bazı kökler içeridedir.
Ve insan çoğu zaman hayatının meyvelerini toplarken,
o meyvelerin tohumlarını yıllar önce kendi iç bahçesine
ektiğini unutmuştur.
İç bahçe senindir.
Tohum senindir.
Sulayan sensin.
Yetiştiren sensin.
Bahçıvan da sensin.
Bu nedenle son soru:
“Hayatımda neden bu meyveler yetişiyor?”
değil,
“Ben bu bahçede ne yetiştiriyorum?”
olmalıdır.
Çünkü:
NE YETİŞTİRİRSEN, SONUÇ ODUR.
Ve insanın gerçek var etme gücü, dışarıyı değiştirmekten
önce içindeki bahçeye ne ekeceğini seçmesidir.
Comments
Post a Comment