KUSUR

 



ÖZEL BÖLÜM

Kusursuzu Aramak

Belki de insanlık tarihinin en eski alışkanlığı ateşi yakmak ya da tekerleği icat etmek değildir.

Belki de bunlardan çok önce başlayan bir alışkanlık vardır.

Karşılaştırmak.

İnsan, gördüğü her şeyi başka bir şeyle kıyasladı.

Daha büyük...

Daha küçük...

Daha güçlü...

Daha güzel...

Daha doğru...

Ve sonunda bütün bu karşılaştırmaların ulaştığı en uç noktaya tek bir isim verdi:

Kusursuz.

Fakat burada sessiz bir soru belirir.

"Kusursuz" dediğimiz şeyi gerçekten gördük mü?

Yoksa yalnızca kusur bulamadığımız için mi ona bu adı verdik?

Belki de "kusursuz" kelimesi, kusurun karşıtı değildir.

Belki de kusur arayışının ulaştığını sandığı son duraktır.

İnsan bir heykeli inceler.

Oranları değerlendirir.

Simetriyi gözlemler.

Hata arar.

Bulamazsa şöyle der:

"Bu kusursuz."

Bir matematik teoremini inceler.

Çelişki arar.

Tutarsızlık arar.

Açık arar.

Bulamazsa yine aynı cümleyi kurar:

"Bu kusursuz."

Doğaya bakar.

Dengeyi inceler.

Yasaları inceler.

Düzeni inceler.

Ve yine aynı sonuca ulaşır:

"Ne kadar kusursuz."

Belki de bu ifade, yalnızca doğa hakkında değil, insan zihni hakkında da bir şey söyler.

Çünkü "kusursuz" dediğimiz anda aslında şunu ifade etmiş oluruz:

"Aradım. Bulamadım."

Belki de kusursuzluk, varlığın bir niteliği değildir.

Bilincin ulaştığı geçici bir sonuçtur.

İnsan yalnızca doğayı bu şekilde okumadı.

Kendisini de bu şekilde okudu.

Bilimi böyle geliştirdi.

Sanatı böyle kurdu.

Edebiyatı böyle yazdı.

Her roman, tamamlanmamış bir cümlenin izini sürdü.

Her şiir, dile gelmeyen bir duyguyu aradı.

Her resim, görünmeyeni görünür kılmaya çalıştı.

Her beste, sessiz kalan bir boşluğu sesle doldurdu.

Sanat, kusurun karşıtı değildir.

Sanat, eksiklik duygusunun estetik bir dile dönüşmüş hâlidir.

Bilim de böyledir.

Bilim, doğanın yanlış olduğunu söylemez.

Doğayı daha doğru anlamaya çalışır.

Çünkü soru sormak, doğayı küçümsemek değildir.

Onu ciddiye almaktır.

Belki de aynı durum inanç için de geçerlidir.

İnsan bazen "Tanrı kusursuzdur." der.

Bu cümle ilk bakışta yalnızca bir övgü gibi görünür.

Oysa felsefi açıdan başka bir anlam da taşır.

Çünkü "kusursuz" diyebilmek için önce zihinde "kusur" kavramının bulunması gerekir.

İnsan, kusuru bildiği için kusursuzluğu düşünebilir.

Belki de "Tanrı kusursuzdur." cümlesi, Tanrı'dan çok insan zihninin işleyişini açıklar.

Çünkü bilinç, dünyayı karşıtlıklar üzerinden anlamlandırır.

Işığı karanlıkla...

Sessizliği sesle...

Yaşamı ölümle...

Güzeli çirkinle...

Kusursuzluğu kusurla...

Belki de bu nedenle kusur aramak bir kusur değildir.

Kusur aramak, bilincin doğal bir işlevidir.

Bilim bununla ilerler.

Sanat bununla derinleşir.

Felsefe bununla düşünür.

İnsan bununla gelişir.

Asıl soru şudur:

Aradığımız şeyi gerçekten keşfediyor muyuz?

Yoksa ona yalnızca bir isim mi veriyoruz?

Belki de varoluşun en büyük ironisi burada saklıdır.

İnsan bütün ömrünü kusursuzu arayarak geçirir.

Fakat aradığı şey belki de hiçbir zaman varlığın içinde değildi.

O, insanın anlam verme çabasının en uzak ufkuydu.

Ve belki de insan kusursuzu aramaya devam edecektir.

Çünkü arayış sona erdiği gün, düşünce de sessizleşecektir.

Fakat burada son bir paradoks vardır.

"Kusursuz" dediğimiz şey gerçekten var olan bir gerçeklik midir?

Yoksa yalnızca "kusur" dediğimiz kavramın karşısına yerleştirdiğimiz zihinsel bir ufuk mudur?

Çünkü kusursuzluğu ifade edebilmek için önce kusuru bilmek gerekir.

"Eşsiz" diyebilmek için başka şeylerin de var olması gerekir.

"En iyi" diyebilmek için karşılaştırma gerekir.

Belki de hiçbir şey tek başına kusurlu değildir.

Ama hiçbir şey tek başına kusursuz da değildir.

Çünkü varlık, karşılaştırmaların dışında yalnızca vardır.

Belki de kusur ile kusursuzluk, doğanın değil...

Bilincin kurduğu iki dildir.

Ve belki de insanın en büyük yanılgısı, bu dili evrenin kendisi sanmasıdır.

Çünkü doğa hiçbir zaman kendisine "Kusurluyum." demedi.

Hiçbir yıldız kendisini yetersiz bulmadı.

Hiçbir ağaç daha mükemmel büyümek istemedi.

Hiçbir atom kendi varlığını eksik ilan etmedi.

Bunu yapan yalnızca insan oldu.

Belki de kusur, varlığın içinde değil...

Varlığı yorumlayan bilincin içindeydi.

Ve belki de bu kitabın sonunda söylenebilecek en dürüst cümle şudur:

Kusur, varlığın düşmanı değildir.

Kusur, bilincin soru sorma biçimidir.

Belki de insanı insan yapan şey, kusursuz olması değildir.

Kusursuzu aramaktan hiçbir zaman vazgeçmemesidir.


"KUSUR" kitabı okumak için tıklayın altta ⬇️

Comments

Popular posts from this blog

THE BLİND SPOT OF COLLECTIVE INTELLIGENCE

İNANCIN ACI TOKATI

SUSKUNLUK