8. RENK RUHUN YANSIMASI
RUHUN YANSIMASI
24 ARALIK: DÜNYA RUHLAR GÜNÜ
Matemin Siyahından Yaşamın Renklerine
Bir insanın hayatı sona erer. Peki, onun rengi de sona mı erer?
İnsan, dünyaya yalnızca bir beden olarak gelmez. Bir bakışın sıcaklığını, bir sesin titreşimini, bir dokunuşun hafızasını, bir sevginin yönünü ve bir hayatın kendine özgü rengini taşır. Her insanın içinde başka bir dünya vardır. Her dünyanın içinde hatıralar, duygular, düşünceler ve henüz kelimelere dönüşmemiş anlamlar yaşar.
İnsanları birbirinden ayıran yalnızca yüzleri değildir. Aynı dünyaya bakarken gördükleri, aynı sözü duyarken hissettikleri ve aynı renkle karşılaştıklarında içlerinde doğan anlam da farklıdır.
Çünkü insan, yalnızca dünyanın içinde yaşayan bir varlık değildir; dünyayı kendi içinden yeniden anlamlandıran bir varlıktır.
Her insan, kendine özgü bir renk tayfıdır.
Peki, bir insan öldüğünde bu tayf neden geçmiş zamana teslim edilir?
I. Matemin rengi neden siyahtır?
Hayatımızda çok değer verdiğimiz insanlar vardır. Onlarla zaman geçirir, seslerine alışır, bakışlarını tanır, varlıklarını hayatımızın doğal bir parçası hâline getiririz. Sonra bir gün o varlık fiziksel olarak hayatımızdan çekilir. Geriye sessizlik, özlem ve hatıralar kalır.
Yas tutarız. Acımızı yaşarız. Zaman geçer ve kendimize aynı cümleyi söyleriz:
Hayat devam ediyor.
Hayat gerçekten devam eder. Fakat bazen hayatla birlikte hatıralarımıza açılan kapıları da kapatırız. Çünkü o kapının ardında kaybın yeniden hissedilen ağırlığı vardır. Bir zamanlar bizi gülümseten yüz, artık yokluğuyla canımızı yakar. Böylece hatıra, hem sevginin kaynağı hem de acının taşıyıcısı hâline gelir.
Matemin rengi siyahtır.
Siyah, kaybın ağırlığını, vedanın sessizliğini ve insanın iç dünyasında açılan boşluğu ifade eder. Fakat bir insanın bütün yaşamını anlatmaya yeter mi?
Bir insanı kaybettiğimizde onunla birlikte yaşadığımız güzel anıları da siyaha boyamak zorunda mıyız? Onun gülüşünü, neşesini, hayallerini ve dünyaya kattığı güzelliği yalnızca ölümün gölgesinde mi hatırlamalıyız?
İnsan yaşarken bir başkası için şöyle deriz:
“Ne kadar renkli bir ruhu var!”
Bu sözle onun canlılığını, hayata bakışını, içindeki neşeyi, insanlara dokunuşunu anlatırız. Renk, burada fiziksel bir özellik olmaktan çıkar; kişiliğin, duygunun ve yaşama biçiminin ifadesine dönüşür.
Fakat aynı insan aramızdan ayrıldığında dilimiz değişir:
“Ne kadar renkli bir ruhu vardı.”
Bir zamanlar bugünde yaşayan renk, bir anda geçmiş zamanın içine yerleştirilir. Cümle değişir; insanın hatıramızdaki yeri de sanki değişmek zorundaymış gibi görünür.
İşte burada dilin içinde sessiz bir ironi vardır.
Yaşarken renkli bir ruh olarak tanımladığımız insanı, öldüğünde neden yalnızca siyahın içine yerleştiriyoruz?
Bedenin yokluğu, yaşanmış bir hayatın bütün renklerini yok etmez. Bir insanın gülüşü başka birinin belleğinde yaşamaya devam eder. Sesi, yıllar sonra bile duyulduğunda tanınır. Söylediği bir söz, başka bir insanın hayatında yön değiştirir. Sevgisi, kendisinden sonra gelen bir davranışta yeniden görünür.
İnsan, kendi rengini yalnızca yaşadığı sürede değil, geride bıraktığı anlamlarda da taşır.
Matem, kaybın rengidir. Fakat insanın bütün yaşamı kayıptan ibaret değildir.
II. Işığın saydamlığı ve görünmeyenin dünyası
Işığa baktığımızda çoğu zaman ışığın kendisini değil, aydınlattığı dünyayı görürüz. Işığın saydamlığı, görünür olanla görünmeyen arasındaki ilişkiyi düşündürür. Işık maddeyle etkileşir; görme sistemimiz bu etkileşimden gelen bilgiyi işler ve renk deneyimimiz ortaya çıkar.
Burada önemli bir felsefi ayrım belirir: Dünyada gerçekleşen fiziksel süreç ile o sürecin bilinçte kazandığı anlam aynı şey değildir.
Renk, yalnızca nesnenin üzerinde duran bağımsız bir boya değildir. Işığın dalga özellikleri, maddenin ışıkla etkileşimi, görme sistemi ve algı birlikte rol oynar. Bir nesnenin rengini deneyimlemek, fiziksel dünyanın bilinçli algıya dönüşmesidir.
Görünmeyen bir süreç, görünen bir dünya oluşturur.
Sanat da bu ilişkinin başka bir ifadesidir. Ressam yalnızca pigmentleri tuvale yerleştirmez. Işığı, biçimi, boşluğu ve rengi bir araya getirerek bir anlam alanı kurar. Aynı renk, iki ayrı ressamın elinde iki farklı dünyaya dönüşür. Çünkü renklerin ilişkisini belirleyen yalnızca palet değil, sanatçının kurduğu bütündür.
Bir renk tek başına bir hikâye anlatmaz. Fakat başka renklerle, biçimlerle ve anlamlarla ilişkiye girdiğinde bir dünyanın kapısını açar.
İnsan da böyledir.
Bir insanın iç dünyasını doğrudan göremeyiz. Onu sesinde, kelimelerinde, bakışında, davranışlarında ve başkalarında bıraktığı izlerde tanırız. İçimizde yaşananların tümü görünmezdir; fakat ifadeleri görünür hâle gelir.
Görünmeyen, dünyaya etkisiz olduğu için değil, kendisini başka biçimlerde ifade ettiği için görünmezdir.
III. Her ruh dünyaya bir ses bırakır
Ses, yalnızca kulağın duyduğu titreşim değildir; insanın kendisini dünyaya ifade etme biçimlerinden biridir.
Bir annenin ninnisi, bir babanın kahkahası, sevilen bir insanın adımızı söyleyiş biçimi… Bunların her biri, sesin fiziksel varlığının ötesinde bir anlam taşır. Aynı kelimeyi başka biri söylediğinde aynı etkiyi oluşturmayabilir. Çünkü anlam, yalnızca ses dalgasında değil, ses ile onu duyan insan arasındaki ilişkide de doğar.
Bir ses sona erdiğinde onun fiziksel titreşimi de sona erer. Fakat o sesin insanda bıraktığı deneyim aynı anda ortadan kalkmaz.
İnsan, dünyaya yalnızca sesini değil, kendi varlığının ifadesini bırakır. Bir davranış, bir eser, bir hatıra, bir düşünce ve bir sevgi; yaşanmış hayatın farklı biçimlerde yankılanmasıdır.
Sekizinci Renk'in düşüncesinde her insan, kendi rengini dünyaya bırakır. Her ruh, bedensel yaşamı sona ermeden önce bu dünyada kendine özgü bir iz oluşturur. Bu iz bazen işitilen bir sestir, bazen bir portredir, bazen bir cümledir; bazen de bir insanın başka bir insanda oluşturduğu ve hiçbir kelimenin tam olarak anlatamadığı duygudur.
Ruhun ışığa dönüşmesi düşüncesi, burada insanın ardında bıraktığı anlamın şiirsel ifadesine dönüşür. Beden görünür varlığın sınırıdır; fakat insanın başkalarında uyandırdığı anlam bu sınırla ölçülemez.
Bir hayatın sonlanmasıyla o hayatın bütün anlamlarının sonlanması aynı şey değildir.
Ruhun rengi solmaz; onu hatırlama biçimimiz değişir.
IV. Sekizinci Renk: Paletin ötesindeki dünya
Yedi renk, ressamın paletinde buluşabilir. Fakat insanın iç dünyası bu renklerin hiçbirine tek başına sığmaz.
Sekizinci Renk, palete eklenen yeni bir boya değildir. O, renklerin insanın iç dünyasında kazandığı anlamdır. Bir yüzün ardındaki hayatı, bir bakışın ardındaki hatırayı ve bir sanat eserinin başka bir insanın içinde uyandırdığı duyguyu ifade eder.
Bir ressamın tuvali, görünür olanın sınırlarını aşabilir. Çünkü sanatçı yalnızca bir yüzü resmetmez; o yüzün insanda uyandırdığı anlamı da renklerle ifade eder. Fırça tek başına bir anlatım değildir. Tuval tek başına bir tablo değildir. Pigment tek başına bir duygu değildir.
Sanat, bunların ilişkisi içinde doğar.
Aynı yüz, farklı insanların belleğinde farklı anlamlar taşır. Birinde mutluluk, diğerinde özlem, bir başkasında huzur uyandırır. Yüz aynıdır; fakat onun açtığı iç dünya aynı değildir.
İşte rengin ruhla buluştuğu yer burasıdır.
Bir insanın mutlu olduğu an, sevdiği kişinin yanında gülümsediği yüz veya hayatına anlam katan bir bakış, yaşam hikâyesinin renkli ifadesine dönüşebilir. Portre, yalnızca yüz hatlarını göstermez. O insanın nasıl hatırlanabileceğine dair bir dünya kurar.
Sekizinci Renk, insanın ölümünü değil, yaşamının kendine özgü güzelliğini görünür kılma düşüncesidir.
V. Yaşayan bir mezar taşı
Bugün mezar taşlarında çoğunlukla isimler, tarihler ve ölümün sessizliği vardır. Bir insanın hayatı birkaç satıra, bir ömrün hikâyesi taşın üzerine kazınmış birkaç kelimeye sığdırılır.
Oysa o insan bir zamanlar yaşamıştır. Sevmiştir, gülmüştür, hayal kurmuştur. Bir başkasının elini tutmuş, bir aileye neşe katmış, bir dostun hayatını değiştirmiştir. Bir ömrün içinde kaç sabah, kaç veda, kaç kahkaha ve kaç sessiz mutluluk vardır?
Bütün bunlar iki tarih arasına sığar mı?
Birbirine yıllarca sevgiyle bakmış iki insanı düşünelim. Birlikte yürüdükleri yolları, paylaştıkları kahkahaları, birbirlerine dokunuşlarını, yaşlılıklarında bile yüzlerinde kalan o tanıdık gülümsemeyi…
Onların hikâyesini anlatan tek şey isimleri ve iki tarih midir?
Ya mezar taşında, hayatlarının en mutlu anlarından birini yansıtan renkli bir portre bulunsaydı?
Taşın üzerinde yalnızca soğuk bir isim değil, yaşamın içinden seçilmiş bir sahne; renklerle işlenmiş bir yüz; birlikte yaşanmış yılların sessiz ifadesi yer alsaydı?
Mezarlığa gelen insan yalnızca ölümle karşılaşmazdı. Bir zamanlar burada yaşamış, sevmiş, gülmüş ve dünyaya kendi rengini katmış bir insanın hikâyesiyle de karşılaşırdı.
Taş yine taş, Fakat taşıdığı anlam değişirdi.
Mezar taşı, ölümün işareti olmaktan çıkıp yaşanmış bir hayatın sanat eserine dönüşebilirdi.
Bu düşünce ölümü süslemek değildir. Acıyı yok saymak da değildir. Amaç, insanın bütün yaşamını ölüm anına indirgememektir. Yasın siyahına, hatıraların bütün renklerini teslim etmemektir.
Bir insanın hayatını onurlandırmak, yalnızca onun yokluğunu kabul etmek değildir. Onun varlığının dünyada bıraktığı izi de görünür kılmaktır.
VI. Mezarlıklar: İnsanlığın renk müzesi
Bir mezarlığı düşünelim. Sessiz yolların iki yanında yalnızca isimler ve tarihler değil, renkli portreler de bulunsun. Her taş, bir insanın yaşamından seçilmiş bir anı taşısın.
Kimi portrede iki insanın birbirine bakışı, kiminde bir annenin gülümsemesi, kiminde yaşlı bir insanın gözlerindeki huzur yer alsın. Her yüz, kendine özgü bir hayatın kapısını açsın.
Böyle bir yerde insan yalnızca kimlerin öldüğünü değil, kimlerin yaşadığını da hisseder.
Mezarlık, ölümün sessizliğini ortadan kaldırmaz. Fakat o sessizliğin içine yaşamın sesini de yerleştirir. Her portre bir yüzün ötesine geçer; her renk, bir hatıranın ifadesine dönüşür. Her taş, bir insanın dünyaya kattığı anlamın tanığı olur.
Böylece mezarlıklar, yalnızca isimlerin ve tarihlerin sıralandığı yerler olmaktan çıkar; insanlığın yüzlerini, sevgilerini ve yaşanmış hayatlarını taşıyan açık hava sanat müzelerine dönüşür.
Bir mezarlıkta yürürken bir zamanlar birbirini seven insanlarla karşılaşırız. Hayatını çocuklarına adamış bir annenin yüzünü, yıllarca yan yana yürümüş bir çiftin gülümsemesini, kendi dünyasında sessizce iz bırakmış bir insanın bakışını görürüz.
Ölüm, orada yaşamın karşıtı olarak durmaya devam eder. Fakat artık yaşamın bütün renklerini örtemez.
Çünkü mezar taşı yalnızca bedenin nerede son bulduğunu göstermek zorunda değildir. Bir insanın dünyaya hangi renkle dokunduğunu da anlatabilir.
Mezarlıklar isimlerin değil, yaşamların müzesi olabilir.
VII. 24 Aralık — Dünya Ruhlar Günü
Sekizinci Renk Günü
Bir insanın ardından kalan en büyük boşluk, yalnızca onun yokluğu değildir. Bazen onunla birlikte dünyadan çekildiğini sandığımız renktir.
Oysa bir insanın rengi, yalnızca kendi bedeninde bulunmaz. Bir başkasının belleğinde, bir eserin üzerinde, bir sözün içinde, bir sevginin devamında da kendisini gösterir.
Bu nedenle 24 Aralık'ı Dünya Ruhlar Günü — Sekizinci Renk Günü olarak öneriyorum.
Bu günün düşüncesi, kaybettiklerimizi yalnızca matemin siyahıyla değil, yaşadıkları hayatın renkleriyle de hatırlamaktır. Bir insanı yalnızca kaybettiğimiz günle değil, onunla paylaştığımız bütün günlerle anmaktır.
Her insanın kendine özgü bir rengi vardır. Kimi neşesiyle, kimi bilgeliğiyle, kimi şefkatiyle, kimi de dünyada sessizce bıraktığı izlerle hatırlanır. Bu renkler birbirinin aynısı değildir; her biri ayrı bir hayatın ifadesidir.
Sekizinci Renk, bütün bu renklerin tek bir renge indirgenmesine karşı doğar.
Matemin siyahı kaybı anlatır. Fakat insanın yaşamı, kaybından çok daha geniştir.
Bir insanın yüzünü renklerle yaşatmak, geçmişi değiştirmek değildir. Yaşanmış bir hayatın hatırasına yeni bir ifade kazandırmaktır. Bir mezar taşında gülümseyen bir yüz görmek, ölümü inkâr etmek değildir; o yüzün bir zamanlar dünyada gerçekten gülümsediğini hatırlamaktır.
24 Aralık, bu düşüncenin günü olsun: İnsanların kaybettikleri kişileri kendi renkleriyle hatırladığı, yaşamın izlerini sanatla görünür kıldığı ve matemin yanına hatıranın bütün renklerini yerleştirdiği bir gün.
Çünkü insanın rengi, yalnızca yaşadığı yıllarda değil, geride bıraktığı anlamda da yaşamaya devam eder.
Bir hayat sona erebilir. Bir ses susabilir. Bir yüz artık karşımızda bulunmayabilir.
Fakat yaşanmış bir hayatın bütün anlamları, bedenin yokluğuna indirgenemez.
Ruhun rengi solmaz; onu hatırlama biçimimiz değişir.
24 Aralık — Dünya Ruhlar Günü.
8. Renk — Ruhun Yansıması.
Matemin siyahından yaşamın renklerine.
Çünkü insan, yalnızca öldüğü günle değil, dünyaya kattığı renkle hatırlanmalıdır.














Comments
Post a Comment