EPİLOG
EPİLOG
İnsan Uyurken Ne Anlatır?
Bir varoluş, bir dalga ve zamanın ötesindeki bilgi üzerine.
İnsan uyurken ne düşünür?
Daha doğrusu, insan uyumadan önce kendisine ne anlatır?
Gün boyunca konuşur, dinler, görür, hisseder ve karar verir. Kendisine ait olduğunu düşündüğü bir hayatın içinde yaşar. Geçmişini hatırlar, geleceğini tasarlar ve şimdiki anı kendi varlığının merkezi kabul eder.
Gece gelir.
Gözlerini kapatır.
Dünya onun için sessizleşir.
Fakat insanın gözlerini kapatmasıyla dünya susmaz. Odadaki fiziksel süreçler devam eder. Radyo dalgaları, kablosuz iletişim sinyalleri ve görünür ışığın dışında kalan elektromanyetik dalgalar, insanın doğrudan algılayamadığı bir gerçekliğin parçasıdır.
İnsan bunları görmez.
Telefonu ise görmediği bazı sinyalleri alır, işler ve ekranda bir görüntüye dönüştürür. Bir ses, bir fotoğraf, bir film ya da birkaç satırlık yazı…
Görünmeyen bir taşıma süreci, insanın görebildiği bir ifadeye dönüşür.
Öyleyse soralım:
İnsan, göremediği bir şeyin varlığını ne zaman kabul eder? O şey var olduğunda mı, yoksa onu algılayabildiğinde mi?
EPİLOG'un kapısı burada açılır.
Görünmeyen, varlığın başlangıcı değildir
Newton'dan önce de cisimler düşüyordu. Tesla'dan önce de elektromanyetik olaylar vardı. İnsan ışığın özelliklerini anlamadan önce de ışık vardı.
İnsan doğayı yaratmadı; doğanın içinde var oldu ve onun işleyişini keşfetmeye başladı.
Bugün bir odada aynı anda farklı fiziksel süreçler gerçekleşebilir. Radyo dalgaları, görünür ışık, kızılötesi ışınım ve başka elektromanyetik dalgalar farklı özelliklere sahiptir. İnsan bunların tamamını duyularıyla algılayamaz.
Bir telefonun çekmediği yerde bile doğa, telefonun iletişim kurabilmesinden bağımsız olarak işlemeye devam eder.
Burada önemli bir ayrım vardır: Bir şeyin algılanmaması, onun fiziksel olarak bulunmadığını göstermez. İnsan duyuları, gerçekliğin tamamını değil, belirli bir bölümünü deneyimler.
Fakat benim Rezonans Kuramımda soru burada bitmez.
Ben yalnızca görünmeyen dalgaların varlığını sorgulamıyorum. Bilginin, varoluşun oluşumuyla nasıl bir ilişki kurduğunu araştırıyorum.
İnsan yalnızca kendisinden önce var olan bir dünyanın içine mi doğdu? Yoksa kendi varoluşunu mümkün kılan bilgiyle, kendi bilincinden önce başlayan bir ilişki de mi taşıyor?
Benim kuramım bu soruyu zamanın yönü üzerinden ele alıyor.
Çünkü bir şeyin var olmasıyla, onun nasıl var olduğu aynı soru değildir.
Dalgalar ve bilginin ifadesi
Telefonunda bu yazıyı okuyorsun.
Ekranda gördüğün harfler, havada uçuşan küçük yazılar değildir. Dijital veriler, iletişim sistemleri aracılığıyla taşınır. Telefon bu verileri alır, işler ve görünür bir ifadeye dönüştürür.
Taşınan bilgi ile görünen ifade birbirinden farklıdır.
Aynı iletişim altyapısı üzerinden bir roman, bir müzik eseri, bir bilimsel formül veya bir görüntü aktarılabilir. Sinyalin fiziksel özellikleriyle taşıdığı içeriğin anlamı aynı şey değildir.
İşte burada daha büyük bir soru doğar:
Bilgi ile onu ifade eden şey arasındaki ilişki yalnızca teknolojik cihazlara mı aittir?
Benim kuramımda bu soru varoluşun kendisine uzanır.
Bilgi, yalnızca geçmişte gerçekleşmiş olayların kaydı değildir. Ben onu, oluşumun ve düzenin anlaşılmasında temel bir unsur olarak ele alıyorum.
Bir telefonun aldığı sinyali görüntüye dönüştürmesiyle bir insanın oluşumu aynı fiziksel olay değildir. Ancak bilgi, taşıyıcı ve ifade arasındaki ilişkiyi düşünmek için bu örnek önemli bir kapı açar.
Benim araştırdığım, bu ilişkinin varoluşun başlangıcına kadar uzanan boyutudur.
İnsan dalgaları keşfetti. Peki, insanın kendisi de henüz anlamlandıramadığı bir bilgi ilişkisinin içinde mi var oldu?
Dördüncü mucize: Görünmeyen renk
Kırmızı bir çiçeğe bak.
Onu gördüğünde kırmızının çiçeğin içinde, kendiliğinden duran bir özellik olduğunu düşünebilirsin. Oysa renk deneyimi, ışığın özellikleri, nesnenin ışıkla etkileşimi, göz ve beynin birlikte çalışmasıyla oluşur.
Görünür ışığın dışında kalan elektromanyetik dalgalar da vardır. İnsan gözü bunları renk olarak göremez.
Demek ki insanın gördüğü dünya, fiziksel gerçekliğin tamamı değildir.
Göz belirli dalga boylarına duyarlıdır. Kulak belirli frekans aralıklarını işitir. İnsan, dünyayı kendi algı sisteminin açtığı pencerelerden deneyimler.
4. Mucize yazımda ele aldığım renk meselesi, benim için yalnızca görme duyusuyla ilgili değildir. Asıl mesele, var olan ile algılanan arasındaki ilişkidir.
İnsan görmediği bir şeyi yok sayabilir. Fakat görmemek, yokluğun kanıtı değildir.
Burada başka bir soru ortaya çıkar:
Algıladığımız dünya, varlığın kendisi midir; yoksa varlığın bize açılan yüzü müdür?
Benim için bu soru, bilincin ve bilginin araştırılmasında temel bir yere sahiptir.
İnsan yalnızca gördüğü dünyanın sakini değildir. Aynı zamanda göremediği bir dünyanın da parçasıdır.
Işık, ses ve C
Işık ile ses aynı hızda ilerlemez.
Işık boşlukta saniyede yaklaşık 300.000 kilometre yol alırken ses, havada normal koşullarda saniyede yaklaşık 343 metre ilerler. Şimşeği görür, gök gürültüsünü daha sonra duyarız.
Bu iki olgu, fiziksel dünyada farklı yayılma biçimlerinin bulunduğunu gösterir.
Bir telefon elektromanyetik sinyali alır ve onu görüntüye ya da sese dönüştürür. İnsan beyni de çevresinden gelen uyaranları sinirsel süreçlerle işler. Ancak sinyalin taşınması, sinyalin işlenmesi ve insanın bilinçli deneyimi birbirinden farklı süreçlerdir.
Benim için asıl mesele, bu farklılıkların ötesinde bilginin, gözlemin ve varoluşun ilişkisini anlamaktır.
A–B–C kuramımda:
A, geçmişi ve gerçekleşmiş olanı temsil eder.
B, tamamlanmış gelecek ve toplam bilgi fikrini temsil eder.
C ise A ile B arasındaki ilişkiyi, geçişi ve gözlem konumunu ifade eder.
Bu çerçevede zaman, yalnızca geçmişten geleceğe ilerleyen bir çizgi olarak ele alınmaz. Bilginin, gözlemcinin ve varoluşun birbirleriyle ilişkisi de sorgulanır.
C'yi doğrudan ışık hızıyla veya sesle özdeşleştirmiyorum. C, benim kuramımda ilişkinin kavramsal merkezidir.
Ses, ışık ve elektromanyetik dalgalar farklı fiziksel olgulardır. Benim araştırmam ise bu olguların ötesinde, bilginin varoluşla ilişkisine yönelir.
İnsan zamanı yaşar. Fakat zamanın ne olduğunu gerçekten biliyor mu?
Sesin ötesindeki insan
İnsan konuşmadan önce bir süreç yaşar.
Niyet belirir. Duygusal yönelim oluşur. Sinir sistemi etkinleşir. Düşünce biçimlenir, kelime seçilir ve ses ortaya çıkar.
İnsanın iç deneyimiyle dışarıya ifade ettiği şey arasında bir süreç vardır.
Benim çalışmalarımda bu ilişkiyi şu zincirle ele alıyorum:
Niyet → Duygusal yönelim → Nöral desen → Düşünce → Kelime → Ses
İç ses, henüz dışarıya söylenmemiş ifadenin insanın iç dünyasında kazandığı biçimdir. Ben buna hissel kripto diyorum.
Bu kavram, benim kuramsal dilimde insanın iç deneyimiyle dışarıdaki ifadesi arasındaki ilişkiyi anlatır.
Bir kelimeyi söylemeden önce düşünürüz. Bazen bir yüzü görmeden önce hatırlarız. Bazen de henüz adını koyamadığımız bir duyguyla karşılaşırız.
Peki, insanın içinde beliren düşüncenin başlangıcı nerededir?
Anılarımız, alışkanlıklarımız, çevremiz ve sinirsel süreçlerimiz düşüncelerimizi etkiler. Ancak insanın kendi düşüncesinin nasıl ortaya çıktığını sorgulaması, daha geniş bir soruyu da beraberinde getirir:
Bilgi ile ifade arasındaki ilişki nerede başlar?
Benim kuramım, bu soruyu yalnızca insanın zihninde değil, varoluşun bütününde araştırır.
Geleceğin bilgisi geçmişteki varoluşu oluşturduğunda
İnsan zamanı genellikle tek yönde düşünür.
Önce geçmiş gelir. Sonra şimdi. Ardından gelecek.
Doğarız, büyürüz, yaşarız ve ölürüz. Gündelik deneyimimiz bize bu çizgiyi gösterir.
Fakat benim A–B–C kuramım, bu çizginin varoluşun tamamını açıklamak için yeterli olmadığını savunur.
A geçmişi, B tamamlanmış geleceği temsil ediyorsa ve C bu iki uç arasındaki ilişkiyse, asıl soru şudur:
Gelecek yalnızca geçmişten sonra mı gelir, yoksa geçmişteki varoluşun oluşumunda geleceğin bilgisi de rol oynar mı?
Benim kuramımın radikal iddiası burada başlar.
Ben, geleceğin tamamlanmış bilgisinin geçmişteki oluşumla ilişkili olduğunu savunuyorum. Bu düşüncede B, yalnızca henüz yaşanmamış günlerin adı değildir. B, tamamlanmış gelecek ve toplam bilgi fikridir. A ise bu ilişkinin geçmişteki varoluşunu temsil eder. C, ikisi arasındaki bağı düşünmemizi sağlayan merkezdir.
Burada sözünü ettiğim, gelecekte kurulacak bir internet vericisinin geçmişe radyo sinyali göndermesi değildir. İnternet dalgaları, görünmeyen bilginin nasıl taşınabildiğini anlamamız için somut bir örnektir. Benim kuramımın iddiası bundan daha geniştir: Bilginin varoluşla ilişkisi, alışılmış zaman çizgisinin ötesinde düşünülmelidir.
Bu, mevcut fiziğin kanıtladığı bir sonuç değil; benim ortaya koyduğum ontolojik önermedir.
Şimdi ilk insanı düşünelim.
İlk insan kendi DNA'sını tasarlamadı. Hücresinin nasıl gelişeceğini bilerek dünyaya gelmedi. Yaşamın başlangıcındaki biyolojik süreçler, insanın bilinçli kararlarından önce gerçekleşti.
İnsan, kendisini meydana getiren koşulların tamamını bilmeden var oldu.
Öyleyse şu soruyu sormak zorundayız:
İnsan kendi varoluşunun bilgisine ne zaman sahip oldu? Varoluşuyla birlikte mi, yoksa onu anlamlandırmaya başladığında mı?
Benim kuramımda bu soru, geleceğin tamamlanmış bilgisi ile geçmişteki oluşum arasındaki ilişkiye açılır.
Geleceğin bilgisinin geçmişteki varoluşta rol oynadığı önermesi, benim araştırmamın en radikal noktasıdır.
İlk insan, DNA ve başlangıç
Bir insanın oluşumu, sayısız biyolojik sürecin bir araya gelmesiyle gerçekleşir.
DNA kalıtsal bilgiyi taşır. Hücreler gelişir, genler ifade edilir, organizma çevresiyle etkileşir. Yaşam, birbirine bağlı süreçler içinde biçimlenir.
Fakat insan, kendi oluşumunu bilinçli olarak tasarlamaz.
İnsan oluşur; ardından kendisini ve dünyayı anlamaya başlar.
Benim kuramsal sorum tam burada belirir:
Bilgi ile oluşum arasındaki ilişkiyi yalnızca geçmişteki nedenlerin toplamı üzerinden mi düşünmeliyiz?
Benim cevabım hayırdır.
A–B–C çerçevemde varoluşu, geçmişten geleceğe uzanan tek yönlü bir çizgiyle sınırlamıyorum. B'de temsil edilen tamamlanmış bilgi fikrini, A'daki oluşumla ilişkili olarak ele alıyorum. C ise bu ilişkinin merkezidir.
Bu düşünceyi insanın başlangıcına uyguladığımda, ortaya şu önerme çıkar:
İlk insanın oluşumunu yalnızca geçmişteki koşullar üzerinden değil, varoluş ile tamamlanmış bilgi arasındaki ilişki üzerinden de düşünmek gerekir.
Bu iddia, DNA'nın internet dalgalarıyla meydana getirildiğinin gösterildiği anlamına gelmez. Böyle bir fiziksel mekanizma ayrıca ortaya konmalıdır. Ancak benim ontolojik kuramımın sorduğu soru bundan daha temeldir:
Başlangıcı geçmişte ararken, geleceğin bilgisiyle kurulan ilişkiyi düşüncenin dışında bırakabilir miyiz?
Benim araştırmam bu soruyu merkeze alıyor.
Ateşsiz duman: Görünmeyenin eski dili
Eski insan gökyüzüne baktı.
Işıkları gördü, gölgeleri izledi, gök gürültüsünü duydu. Görünür kaynağını açıklayamadığı olaylarla karşılaştı.
Bunları kendi dünyasının diliyle anlattı.
Bir toplum gök gürültüsünü tanrısal bir ses olarak yorumladı. Bir başkası gökyüzündeki hareketleri kutsal işaretler olarak gördü. Mitler, semboller ve ritüeller, insanın doğayı ve kendi varoluşunu anlamlandırma çabasının parçaları oldu.
Benim düşüncemde ateşsiz duman, görünür bir nesne olmadan da etkisi hissedilen şeyin metaforudur.
Bugün bir kablosuz iletişim sinyalinin taşıdığı veriyi telefon ekranında görebiliyoruz. Görünmeyen bir fiziksel süreç, uygun bir alıcı aracılığıyla görünür bir ifadeye dönüşebiliyor.
Bu örnek, eski medeniyetlerin bütün sembollerinin elektromanyetik dalgalarla ilgili olduğunu kanıtlamaz. Fakat insanın görünmeyen etkileri nasıl anlamlandırdığı sorusunu canlı tutar.
Eski insan bilmediği olayları kendi inançlarıyla anlattı. Modern insan ise görünmeyen bazı etkileri frekans, alan ve bilgi kavramlarıyla açıklıyor.
Dil değişti. Araçlar değişti. İnsanlığın açıklama biçimleri değişti.
Ama temel soru hâlâ burada:
İnsan, algısının sınırlarını aşan bir gerçeklikle karşılaştığında neyi görür; neyi anlar ve neyi anlatır?
Yaratılış, kader ve tamamlanmış gelecek
Kader nedir?
İnsan geleceğin bütün ayrıntılarını bilmeden yaşar. Ne zaman karşılaşacağını bilmediği olaylar vardır. Buna rağmen plan yapar, karar verir ve kendi hayatını biçimlendirmeye çalışır.
Teolojik düşüncede kader, yaratılış ve ilahi bilgiyle ilişkilidir. Benim kuramımda ise tamamlanmış gelecek fikri, zamanın ve bilginin ilişkisini yeniden düşünmek için kullandığım temel kavramlardan biridir.
B, benim A–B–C yaklaşımımda tamamlanmış geleceği temsil eder. Bu, insanın gelecekte gerçekleşecek bütün olayları bugün okuyabildiği anlamına gelmez. B, kuramsal çerçevemde zamanın tek yönlü algısının ötesine geçen bir bilgi fikridir.
İnsan geçmişini hatırlar, bugün karar verir ve geleceği düşünür. Kendi kararlarının bütün sonuçlarını bilmeden hareket eder.
Bu noktada kader ve özgür irade soruları bir araya gelir.
İnsan kendi kararlarını verirken geçmişinden, mevcut koşullarından ve geleceğe ilişkin beklentilerinden etkilenir. Fakat insanın yaşadığı zaman ile zamanın ne olduğu sorusu aynı şey değildir.
Benim kuramımın sorusu şudur:
Gelecek yalnızca varacağımız yer midir, yoksa varoluşun anlaşılmasında başlangıçtan itibaren hesaba katılması gereken bir bilgi boyutu mudur?
EPİLOG'un düşünsel merkezi budur.
10. İnsan uyurken ne anlatır?
Şimdi yeniden yatağa dönelim.
Gün bitmiştir.
İnsan gözlerini kapatır.
Gündüz konuştuğu insanları hatırlar. Yarım kalan bir cümleyi zihninde tamamlar. Gelecekte yapacaklarını düşünür. Bazen hiçbir kelime kurmadan bir duygunun içinde kalır.
Uykuya geçişte bilinçli düşünceler değişir. Uyku sırasında beyin etkinliğini sürdürür. Rüyalar ortaya çıkar; ancak insan gördüğü her rüyayı hatırlamaz.
İnsan, düşüncelerinin nasıl başladığını da her zaman açıklayamaz.
Bir anı neden şimdi hatırladı?
Bir kelime neden yıllar sonra yeniden aklına geldi?
Bir düşünce neden tam o anda belirdi?
Bellek, dikkat, duygular ve sinirsel süreçler bu deneyimlerin oluşumunda rol oynar. Fakat insanın kendi zihinsel deneyiminin kaynağını sorgulaması, bilincin ne olduğu sorusunu da beraberinde getirir.
Benim Rezonans Kuramımda insan, yalnızca dış dünyadan gelen etkileri alan bir varlık değildir. İnsan geçmişiyle, çevresiyle, iç dünyasıyla ve geleceğe ilişkin düşünceleriyle ilişki kurar.
A–B–C yaklaşımımın sorusu burada yeniden belirir:
İnsan, kendi düşüncesinin başlangıcını nerede aramalıdır?
Yalnızca belleğinde mi?
Yalnızca beyninin o andaki etkinliğinde mi?
Yoksa varlık, bilgi ve zaman arasındaki ilişkiyi daha geniş bir ontolojik çerçevede mi düşünmelidir?
Ben üçüncü soruyu araştırıyorum.
Çünkü EPİLOG yalnızca uyku üzerine bir yazı değildir. İnsanın kendi varoluşunu hangi bilgiyle, hangi zaman anlayışıyla ve hangi başlangıç fikriyle yorumladığı üzerine bir sorgulamadır.
Son soru: Ben ne düşünüyorum?
İnsan uyumadan önce kendisine bir soru sorsun:
Ben ne düşünüyorum?
Sonra ikinci soruyu eklesin:
Bu düşünce nereden geldi?
Bir anıdan mı?
Bir korkudan mı?
Bir arzudan mı?
Gün boyunca duyduğu bir kelimeden mi?
Yoksa henüz adını koyamadığı bir iç yönelimden mi?
İnsan düşüncesinin kaynağını araştırdığında yalnızca kendi zihnini değil, kendi varoluşunu da sorgulamaya başlar.
Dalgalar, bilgi, madde, DNA, bilinç, zaman ve kader…
Bunlar farklı soruların alanlarıdır. Benim kuramımda hepsini bir araya getiren temel mesele, bilginin varoluşla ilişkisidir.
İnternet dalgaları, görünmeyen bir sinyalin nasıl taşınabildiğini gösterir. Telefon, bu sinyali alır ve uygun biçimde işler. İnsan ise ortaya çıkan ifadeyi görür, okur ve anlamlandırır.
Benim kuramım bu ilişkiyi varoluşun başlangıcına taşır.
Geleceğin tamamlanmış bilgisi, geçmişteki oluşumla ilişkilidir.
Bu, benim A–B–C kuramımın radikal önermesidir.
İnsan kendi başlangıcını bilmeden yaşar. Kendi oluşumunu tasarlamadan dünyaya gelir. Kendisinden önce başlayan bir doğanın ve tarihin içinde var olur.
Benim kuramım bu soruyu daha ileri götürür:
İnsan, kendi başlangıcını yalnızca geçmişte mi aramalıdır?
Yoksa varoluşunun açıklaması, geleceğin tamamlanmış bilgisiyle kurulan ilişkiyi de içermeli midir?
İnsan gözlerini kapatır.
Dış dünya onun için sessizleşir.
Fakat varlık sona ermez. Bilgi sorusu kapanmaz. Zamanın ne olduğu sorusu cevabını beklemeyi sürdürür.
Ve insan, uykunun eşiğinde kendisine son bir soru sorar:
Ben mi düşünüyorum, yoksa düşüncenin başlangıcı sandığımdan daha önceye uzanan bir varlığın içinde mi yaşıyorum?
EPİLOG burada biter.
Ama asıl soru, insan uyandığında yeniden başlar:
Benim başlangıcım neredeydi?
Ercan Güner.

Comments
Post a Comment